Serencamımdır...

Biraz fikir... Biraz zikir... Biraz şükür...Ama elbette Aşk...İllaki AŞK!

Tarihine Bigâne Kalan Anca Hadise Çıkarır!

1/6/2009 · Kategori: Yazilarim

Tarihine Bigâne Kalan Anca Hadise Çıkarır! 

Bir kişinin/toplumun geçmişiyle bağını sağlayan araçların başında şüphesiz tarihî eserler gelir. Hemen hepimizin evinde baba/ata yadigârı-antika dediğimiz bir takım eşya vardır muhakkak. Birer kilometre taşı mahiyetinde olan bu küçük ya da büyük eşyalar, maddi bir miras olduğu kadar –kibre kaçmaması şartıyla- bizlerin aidiyet duygularına hitab eden manevi kilometre taşlarıdır aynı zamanda. Köküne bağlı, nereden geldiğini unutmayan ve içinde barındırdığı haklı asaleti ve hakkaniyeti de unutturmadan gelecek nesillere aktarmak isteyen aileler kadar toplumların hayatlarında da önemlidir bu tür eserler/kalıcı izler.

 

Bu anlam bütünlüğünde, bu topraklarda yaşayan ve köklü bir kültürü miras olarak devralan bizlerin üzerine düşen de söz konusu tarihî eserleri yarına taşıyabilmektir. Ki geleceğe bir hafıza bırakabilelim. Bu noktada özellikle Ak Parti hükümeti ile “Vakıf Eseri” olarak vasıflandırılan bu eserlerin onarımına/yenilemesine ciddi bir kaynak harcanmakta olduğunu belirtmekte fayda var.  Her ne kadar birkaç gönüllü dernek, özel vakıf yıllardır bu tür çalışmaların içinde olsa da yine de büyük bir bütçe olmadan bu işin altından bir avuç gönüllü ile kalkabilmek mümkün değil. Bilvesile ilgililere teşekkür etmeyi görev biliriz.

 

Bendeniz de birkaç haftadır Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yaptırılan yenileme (restorasyon) çalışmaları için Kütahya ilinde idim. Bu ilde bulunan tarihî eserlerin kalem işi düzenlemeleri için arkadaşlarımızla beraber çalıştık. Binaların/mekânların da ruhu vardır derler ya hani! 500 yıllık bir esere dokunurken bu ruhu hissedebiliyorsunuz mesela. Yaşayanların yaşanmışlıkları sanki kubbede hoş bir seda olmuş da aksî kulağınıza/gönlünüze çarpıp vuruyor.

 

Bu vesile ile tarihten bize hoş bir seda bırakan eserlerin yenileme çalışmalarında gözüme ilişen, dikkate değer bulduğum birkaç noktayı sizlerle paylaşmak istiyorum.

 

Kütahya’da şu an Adliye Binası olarak kullanılan bina, yaklaşık 100 yıl önce Fuad Paşa tarafından yaptırılmış. Bu binanın hemen arkasında bulunan Hisarbeyi Oğlu Mustafa (Saray) Camii ise hicrî 893 (M.1487-88) yıllarında yapılan bir Osmanlı hatırası olarak günümüze kadar ulaşmış. Cami hakkında kaynaklar bilgi verirken kubbesindeki kalem işlemelerinden bahsediyor. Görgü şahidlerinin de bu doğrultuda ifadeleri var ama daha önceki dönemlerde yapılan bilinçsiz yenileme çalışmaları ile ne yazık ki pek çok eserde olduğu gibi burada da pek çok güzellik kaybolmuş gitmiş galiba. Kubbedeki süslemeleri bulamadık ama camideki ahşapların üzerine yapılan zevk vermeyen gri yağlı boya altındaki rengârenk işlemelere ulaştık. Grinin soğukluğunu taşıyan yağlı boyaları kazıdıkça ve boya altından renkler belirmeye başlayınca caminin havası nasıl değişti görmeniz lazımdı. Buraya kadar böylesi her eserde başa gelmesi mümkün şeyler, beklenen güzelliklerdir. Ama benim asıl ilgimi çeken kullanılan camideki ortaya çıkan bu renkler idi. Camide üç renk tonuna ağırlıklı olarak yer verilmiş zamanında. Mihrabta da olmak üzere caminin için “Sarı, Yeşil ve Kırmızı” renklerle bezenmiş. Durun, hemen bugünün algıları ile bir kıyafet giydirmeye, bir anlam biçmeye kalkmayın! Söz konusu cami dediğimiz gibi 500 yıllık bir cami… 500 yıl önce yeşil, kırmızı ve sarı renkler camilerde bile kardeş kardeş kullanılmış da kimse de bundan rahatsız olmamış, ne güzel değil mi? Peki, ne değişti de bu renklere bizden birilerini düşman ettiler; birilerine de bu renkleri kalkan gibi kullanıp karşı tarafa saldırmayı emreylediler?

 

Diğer çalışma yaptığımız Vakıf Eseri bir bedesten idi. 1800’lü yılların sonlarına doğru yapılan bu eser Kütahya’da Küçük Bedesten olarak biliniyor. Yenileme çalışmalarının bitmesine az bir süre kaldı. Yakın bir zamanda Sarraflar Çarşısı olarak hizmet vermesi planlanıyor. Bu eserde de bir Ermeni kalem işi ustasının yapmış olduğu süslemelerin tamiri üzerine çalışma yaptık. Tahminimize göre doğaçlama yani hazır şablon kullanmadan motiflerini işlemiş. Ermenice de bir yazı yazmış usta, “falanca esnafa hayırlı işler diler” manasında… Millet-i sâdıka diye Osmanlı kayıtlarına geçen Ermeniler ile bir zamanlar bu kadar yakın ve içli dışlı iken, ticaret yapar, komşuluk ilişkilerinde bulunur iken peki ya sonra ne oldu da araya kara kediler girdi diye de düşünmedik değil hani! Anadolu’nun hemen her şehrinde bir zamanlar aynı acıları beraber yaşamıştık, aynı sevinçleri beraber tatmıştık. Şimdi gelinen çıkmazda dünyanın ağzına sakız, eline koz olarak geçen bir mevzu var.

 

Son olarak Hatuniye Camii’sinden bir not paylaşmak istiyorum. Bu cami de yaklaşık 500 yıllık. Bir yokuş üzerine yapılan bu cami mimarî olarak ufak ama güllerle süslenmiş yemyeşil bahçesiyle oldukça şirin duruyor. Yenileme çalışmaları biteli az bir zaman olmuş. Bendeniz buranın yenileme çalışmalarında bulunmadım fakat içinde bulunan işlemeleri görmek için tavsiye üzerine özellikle gittim. Gerçekten anlatıldığı kadar ahşap süslemeler ile ayrı bir güzelliğe kavuşmuş cami. Müezzinlik diye bildiğimiz bölüme bir de asma kat olarak bir üst kat eklenmiş. Yenileme çalışmalarını yapan arkadaşlarımın söylediğine göre öncesinde üzeri yine yağlı boya ile kapatılmış olan bu bölüm gereksiz diye sökülüp atılacakken arkadaşlarımızın “belki altında nakış vardır” deyip yağlı boyayı kazıması sonucu acı sonundan son anda kurtulmuş. İşte bu bölümdeki ahşapların üzerine fevkalade denilmeyi hak edecek boyutta kalem işlemeleri yapılmış zamanında. Ortaya çıkan işlemeler ise Kütahya’da çini sanatının doruk noktası ulaştığı zamandan bir ustanın ya da İstanbul’da yaşayan bir “Saray Nakkaşı”nın elinden çıkmışçasına birinci sınıf. Üzerinden yıllar da geçmiş olsa, yağlı boya ile kapanıp deforme de olsa renklerin canlılığını kaybetmemiş olması ise ayrı bir ilgi noktası. Bu “nadide eser” basit bir tahta muamelesi görüp sökülecek, ardiyeye gidecek, oradan da birisi alıp yakacak ya da evinin tuvalet kapısına kasa yapacaktı belki, düşünebiliyor musunuz ne kadar acı olurdu.

 

Tarih, kitablardan öğrenildiği kadar yılların bize kadar taşıdığı eserlerle de öğrenilebilir bazen. Bazen bir işaret sayfalarca sözden daha etkili olur. Neydik neredeyiz, demenin pişmanlığını değil de aldığımız derslerle zevkini tatmak istiyorsak sık sık hafıza güncellemesi yapmalıyız galiba. Görüldüğü üzere ne “renk” sıkıntımız varmış, ne “ırk” ne de “kalitesizlik” sorunumuz varmış. Tüm renkler, tüm ırklar bu topraklarda kavgasız, gürültüsüz yaşamış ve hayatı “ucuza” değil kaliteye değişmiş. Bu hikmetten yoksun, kendi tarihine, kültürüne, inancına bigâne kalanlar ise çıkarsa çıkarsa ancak “hadise” çıkarır, o da en fazla üçüncü sayfa haberi olur.

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »