ABD'li kadın yazar Pearl Buck, Mübarek Toprak isimli romanıyla Pulitzer ödülünü almıştı. Kitab, Çin'de zor koşullar altında çalışan Çinli bir işçinin, asalak bir büyük toprak sahibi olana kadar süren toplumsal tırmanışını anlatır. Yola çıkarken yanında sadece eşi vardır. Benzetmek gerekirse tam bir Anadolu kadınıdır eşi. Nerdeyse her işte kocasına yardım eder, bir ırgat gibi çalıştığı gibi bir yandan da sayıları kalabalık çocuklarına bakar. Uzun çalışmalar biraz da kaderin cilvesi sonucunda zengin olurlar. Ama kadın için rahatlık burada başlaması gerekirken maalesef sonrası tam bir kâbus olur. Kocası zenginliğin verdiği zevk ve eğlence ile başka kadınlarla gönül eğlendirmeye başlar. Asıl acı olanı ise kocası tarafından eşinin ayaklarının beğenilmemesi olacaktır. Çünkü Çin'de kadınlar küçüklüklerinden itibaren ayakları küçük kalsın diye demir ayakkabı ile dolaştırılırmış. Ama köy yerinde buna imkân bulamayanlar kadınların ayakları şehirdeki kadınlara göre büyük olur haliyle. İşte, kocasının kadını ayakları yüzünden aşağılaması kadın için belki en ağır hakaret olmuştu. Çünkü yıllardır o ayaklar ile ona hizmet etmiş, tarlada çalışmış, yük taşımış ve de çocuklarına bakmıştır. Şimdi bir anda ortaya çıkan şehirli kadınların küçük ayakları ile kıyaslanmayı hak etmiyordu elbet.
Roman akıcı üslubu, ilginç konusu ve de verdiği bunun gibi değişik bilgiler ile nerdeyse bir çırpıda okutturuyor kendini. Okuyunca şunun düşünmeden edemiyorsunuz; insan tabiatı her yerde aynıymış meğer! Yani erkek aynı erkek, kadın aynı kadın, toplumların saplantıları, takıntıları şekilde farklılık arz etse bile özde aynıymış işte. Bir de kadir kıymet bilmemek. Ya da geçmişine, kendi inancına, eski yaşantısına karşı buz kesilmek, hissizleşmek… Bizde atasözü olarak derler ya hani; "... kabuğundan çıkmış, kabuğunu beğenmemiş" diye.
Romandaki anlatılan kadının halini belki bugün çoğu insan yaşıyordur. Yoklukta yoksullukta omuz verdiği, tabiri caizse saçını süpürge ettiği insanın gün gelip de kendine hor bakması en acı tecrübe olsa gerek. Genel olarak toplumun her kesiminde bu tür davranış biçimi görülebiliyor.
Ya mala ya da mevki/makama göre dünden daha iyi olan özellikle erkek, bulunduğu konum itibariyle yanındaki eşini kendine ya da içinde olduğu ortama uygun görmeyerek ya ondan bir takım değişiklikler istiyor ve ya onu yeni çevresine uygun gördüğü başka birisiyle değiştirmek istiyor. Ya tahsilli ya bakımlı ya da genç olması bu değişimi yaparken etkili oluyor elbet.
Gençken, üniversitede okuyorken evlendiği ilkokul mezunu eşini yıllar sonra kendisi akademik kariyer yapınca beğenmeyebiliyor mesela. Ve ya eşi başörtülüdür, ama daha sonra kazandığı konum itibariyle eşinden ya başını açmasını ya onun daha çağdaş! örtünmesini isteyecektir veya da dediğimiz gibi yeni bir eş ile yola devam edecektir.
Maalesef bu tür ahlâk zafiyetlerini görüyoruz, duyuyoruz. Roman kahramanının beğenilmeyen -diğerlerine göre nispeten büyük- ayağı gibi bazıları da kendi eşinde, ailesinde, çevresinde şeytanın gör dediği yerden bakıp hata, kusur bulabiliyor. Ama o kusur denilen acaba genel insanî vasıfları temel alınca ne kadar kusurdan sayılır asıl mesele burada. Yani bir kadın namusunu koruyup evini mamur ediyorsa, çoluk çocuğuna analık vazifesini hakkıyla yapıyorsa, toplum içinde kocasının başını öne eğdirmiyorsa gerisi detaylardır ve detaylar yüzünden de bütünü tamamen çöpe atmak akıl işi değildir.
Son sözü yine kelamların en güzelinden verelim; "Hanımlarınızla iyi ve güzel geçinin. Onlardan hoşlanmadınızsa, bilin ki sizin hoşlanmadığınız bir şeye, Allah çok hayır koymuş olabilir."4/19