Serencamımdır...

Biraz fikir... Biraz zikir... Biraz şükür...Ama elbette Aşk...İllaki AŞK!

Sistem âdilse onu "hukuk" korur!

2/7/2009 · Kategori: Yazilarim

Başbakan Erdoğan, “Polis rejimin teminatıdır” deyince haklı haksız pek çok tepki aldı. Genel itibari ile haksız olarak sayılabilecek bu söze her darbe öncesi ülke genelindeki ortamı düşününce hak veriyorsunuz.

Nasıl mı? Mesela her darbe/muhtıra öncesi neydi o ortamlar bir anımsayalım; “kanlı sağ-sol çatışması, gençlerin birbirini vurup kırması, halkın takdirini kazanan herhangi bir görüşe sahib insanların (gazeteci, siyasetçi, işadamı..vb.) kalleşçe katledilmesi, halkı paniğe sevk eden bombalı saldırılar, nereden beslendiği belli olmayan şerr örgütlerin hain pusuları, bir takım sahte kimliklerle ortaya çıkan kişilerin medya eline malzeme olması… Misalleri çoğaltabiliriz. Fakat tüm bu sayılan maddeler yeri geldi tam darbe, yeri geldi yarım darbe/postmodern darbe ya da muhtıraların ana dayanak noktaları olmadılar mı?

80 öncesinde sağ ve sol görüşlü gençlerin çatışmasını bugün daha net okuyabiliyoruz. Aynı silahla sabah solcu birisinin, akşam sağcı birisinin öldürüldüğü açıklanmadı mı? Ya da Uğur Mumcu gibi önemli ve gizli bilgilere ulaşan bazı hassas noktadaki kişiler hunharca katledilmedi mi? Suç da zan altına kalınması istenen insanların üzerine atılarak bir taşla iki kuş vurulmak istenmedi mi? Peki ya, basındaki son haberlere göre “pavyondan çıkarılan bir kadından mürid, ayyaş bir adamdan şeyh” yapılmak suretiyle 28 Şubat’a zemin hazırlanmadı mı? Sarıkız, Ayışığı, Eldiven gibi muhtelif isimlerle pek çok darbe planına bir zaman sonra ulaşılmadı mı?

Şimdi tüm bunların merkeze sadık bir istihbarat ve güvenlik kuvvetleri tarafından dikkatle takib edilip büyümeden önlendiğini düşünelim! Yukarıda sayılan tüm düzmece ve darbeye bahane edilen olayların başlangıcında, gerek istihbarat noktasında gerekse müdahale kısmında eğer ki Polis ve Mit elemanları yeteri bilgiye ve de harekât özgüvenine sahib olabilseydi bahsedilen her dönem için nasıl bir sonuç olurdu acaba? 80 öncesindeki dönen dolapları bilip ona göre bir yol çizselerdi; Mumcu cinayeti gibi faili meçhul cinayetlerin aydınlatılmasında, Susurluk kazasının incelenmesinde, en son excaty hapı yaparken yakalanan 28 Şubat’ın sahte şeyhi Ali Kalkancı ve Fadime Şahin kurgusunun çözülmesinde gerekli istihbarata hemen ulaşılıp gerekli hamleler yapılsaydı acaba bu ülke o zor günleri görür müydü?

Sorunun cevabını bugünden verebiliriz aslında. Mesela en son olarak bir gazetede yayınlanan “irticayla mücadele” başlığı altında hükümet ve de bir cemaatle ilgili raporun bu kadar kısa sürede bulunmuş olması ileriki günler için bir şeyleri önlemiş olamaz mı? Gündeme yıllar sonra gelen diğer darbe planlarının aksine bu “kağıt parçası” yaklaşık 2 ay sonra yani oldukça çabuk sayılabilecek bir süreç sonucu ortaya çıktı. Çıkartılmakla kalınmadı aynı zamanda gerekli önlemler “askerî yargının kovuşturmaya gerek görmemesine rağmen” sivil yargı tarafından alındı. Bu yazıyı kaleme aldığım sıralarda söz konusu “kağıt parçasının” altında imzası olduğu öne sürülen komutan çıkarıldığı sivil mahkemece tutuklanmıştı.

Bu bilgiler ışığı altında başbakanın sözünü haklı bulmamak mümkün değil galiba. Lakin insana dayalı olan her sistem insana göre şekilleniyor değil mi! O halde sistemleri, zayıf ve değişken insanların sırtına yüklemek yerine adalet temelinin, insan hakları temelinin, hukukun değişmezliği ilkesinin üzerine sapasağlam kurmak sistemin kendi ayakları üzerinde yürümesi için elzemdir. Bugün iyi sayılan insanların yerine yarın kimlerin geleceği belli olmuyor çünkü. İş bu sebeb kişilerden ziyade içinde hakikate dayalı adalet içeren kurallara yaslanmak daha doğrusudur.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

Rol Modelleri Üzerinden Sapkınlığa Vize

26/6/2009 · Kategori: Yazilarim

Rol Modelleri Üzerinden Sapkınlığa Vize


Özdemir Erdoğan, 5-6 sene önce bir gazeteyle yaptığı söyleşide “Düzenin sahibleri Türkiye’de üç kişiye özellikle yatırım yaptılar; Zeki Müren, Bülent Ersoy ve Tarkan… Bunlara yatırım yapılmasındaki en temel sebeb ise bu kişilerin cinsel tercihleri olmuştu” demişti.

Hatırlarsanız Tarkan’ın da -hani dünya yıldızı gibi topluma “pazarlandığı” vakitlerde- “erkek sevgilisi” ile çekilmiş fotoğrafları yansımıştı medyaya. Daha sonraları Tarkan’a bu olaylar hatırlatılınca “O günlerde kafam karışıktı” diye bir açıklamaya sığınmak zorunda hissetmişti kendisini. Kafası karışık olan ve sistem/düzen tarafından gençlere rol modeli olarak sunulan, hatta kör cahil ifadeyle “pop’un ilahı” sayılan Tarkan bu “Karma” haliyle kimleri karman çorman yaptı acaba?

Bir kötülüğün ya da toplum tarafından adab dışı bulunan bir hareketin yapılmasından daha tehlikeli olan o ahlaksızlığın normalleşmesidir. Normalleşip belki kural haline gelmesi ve hatta normalleşen bu ayıbı eleştirenlerin kınanmasıdır. Sistem yöneticileri sistematik olarak bunu istedikleri yerde başarıyorlar maalesef!

Yakınlarda da bir eşcinsel hakem ile yeniden gündeme getirilmeye çalışıldı bu “cinsel tercih” özgürlüğü(!). Slogan belli; özgürleş ve hayatı yaşa! Kadın özgürleşsin, gençler özgürleşsin, üniversiteler özgürleşsin, cinsellik özgürleşsin… Tamam, ama bu özgürlük naralarını atanları, Türkiye’nin bilinen en basit yasağı olan başörtüsü ile okuyamama, milletvekili seçilememe yasağı karşısında hiçe yakın görürsünüz mesela!

Orası ayrı konu(!)… Politize ediyorsunuz filan denir şimdi. Peki, öyle olsun! Biz yeniden dönelim cinsel tercih özgürlüğü mevzusuna.

Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu, AB’ye gireceğiz diye yakında eşcinsel evlilikleri onaylayan yasa tasarısını meclise getirtecekler, diye hayıflanıyordu. Haksız sayılmazdı elbet. Bir toplumu fesada uğratmak isterseniz ya da insanları yığın haline getirip istediğiniz şekilde yönetmek isterseniz aile kurumunu yıkmanız yeterlidir. Hemen her kültürde/toplumda bilinir ki aile temel yapı taşıdır ve o bozulursa ülkeler bile yıkılır. Bunun bilinciyle Batı dünyası da dikkat ederseniz son zamanlarda meşhur ama evli insanları gündeme taşıyor, evliliklerini haber yapıyor. Karşı cinsler arasında evliliği özendirmeye çalışıyorlar. Aklın yolu bir çünkü…

Toplumu ayakta tutan aileyi de evlilik kurumunu da bu tür “karma”şık metotlarla yıkarsınız. Olaya da her zamanki gibi biraz 'çağdaşlık' süsü verirsiniz, karşı çıkanları yobazlıkla itham edersiniz, özgürlüğü kalkan yaparsınız, insan hakları dersiniz, sembolünüzü renk cümbüşünden seçip olayın dış makyajını da janjanlı yaparsınız iş olur biter. Artık normalleşen bu adabsızlığa kimin sesi çıkacak olursa da bir çırpıda linç ediverirler. Bakın bu son hakem olayı vesilesi ile eşcinselliğin sapkın yorumuna karşı çıkan Ali Bulaç ve Prof. Dr. Hayreddin Karaman isimleri nasıl harcanıverdi sistemin bekçileri tarafından! Hâlbuki hadiseye gayet insanî şekilde yaklaşan ve durumu ahlakî olarak izah eden beyanatları vardı bu iki ismin.Birileri bir iki insanın sapkın özgürlüğünü savunacağım derken bir toplumun bozulmasını nasıl görmezden gelir o da akıl alacak bir şey değildir.

Hep dediğimiz gibi, sistemin süslü hediye paketi içinde ifsad etmek istediği topluma sunduğu bubi tuzakları var. Amaç eğlence düşkünü, zevk kölesi, hedonist, keyif ehli, sorgulamayan, düşünmeyen bir nesil sağlamak! Lütfen ahlakî ayarlarınızı normale göre yeniden ayarlayın/sağlamlaştırın/kontrol edin! İpin ucu kaçtı mı geri dönüşü çok yaralı bereli olur çünkü…

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

Çeyiz Kokuludur Bazen Ölüm

22/6/2009 · Kategori: Yazilarim

Çeyiz Kokuludur Bazen Ölüm

Sayın Cemal Çalık'ın 'Geçit' hikayesinden mülhem...

Bir geçitten geçecek yolum, bu karlı tepelerde… Bir geçit ki en ufak kıpırtı bembeyaz, nur topu bir çığa gebe! Sessizce yol almalı öyleyse… Hani karda yürü, izini belli etme cinsinden! Kimse duymamalı, bilmemeli geçtiğimi belki. Peki, bu kadar zora sokmaya gerek var mıydı kendimi? Geçmeye de bilirdim halbuki… Olmaz, asla olmaz! Söz vermişim çünkü… Beni geçitin sonunda bir bekleyen var. Söz vermişim, nasıl geçmem sonumun korkakça hayaline düşüp? Yakışır mı karayağız delikanlıya, yakışır mı sazı elde aşığa… Geçmen lazım diyor yüreğim! Ben ise yüreğindekine ezelden sevdalı… Öyleyse bata çıka da olsa sürmeli iki koyunu dağlara.

Uff; korku beyaza mı saklanmış sinsice? Nedir bu beyazın karanlığı tutup yanıma getirmesi! Neden gözüm kararıyor ki? Altı üstü –tahminle söylüyorum- yirmi dakikalık bir geçit işte. Şehirde korku tüneli olsa keyfinden girerdin, konu komşuya ve de dostlarına hava atmak için! Bir de dağlar benim en büyük eğlence parkım derdin. Peki ya şimdi neden bu ürkekliğin… Hem de söz verdiğin halde, hem de söz verdiğini deli gibi sevdiğin halde…

Neden korktum ki geçmeye! Korkmasam da geçerdim belki... Korktum da daha mı kolay geçtim sanki? Peki, sahiden geçtim mi! Ya geçemediysem... Ya beyaz kirpiklerimle ve de buzları saçaklanmış gözlerimle son bakışımın son hayal cümleleriyse bunlar? Kalakaldıysam orada... Aklıma sevdiceğim düşmüşse, yüreğim pırpır olmuşsa... Kuş gibi çırpınan yüreğimin bu sesine de bir kar tanesi başkaldırmışsa eğer! Hüzünlenmişse, kırılıp dökülmüşse... Sürü psikolojisi var bizde işte! Düştük mü yola hepimiz düşeriz ya hani! Ya bir kar tanesi bin kar tanesi oldu ise? Ya geçit, geçit vermedi ise... Üşür mü orada söz verip de beklettiğim? Büker mi boynunu... Elleri nerelere gider korkmadan! Can havliyle sıkar mı hayatın en ince noktasını kopsun diye... N’olcaksa olsun der mi; geçit, geçit vermeyince? Ya bilir mi neden asla gelmeyecek olduğumu... Eğer tutunursa hayata, hep ah mı eder ömrü boyunca beklediğine? Kalbini kasvet mi basar hep, ardından beddua mı eder bilmeden! Hâlbuki bir kar tanesi hissetmeseydi bir yüreğin sıcaklığını ve uymasalardı diğer arkadaşları... Yol verselerdi bir sözün hatırına! Sözden dönülmez ki bizim memlekette, ölüm bile olsa sonunda değil mi? Onbeş sene önce vermişim ben bu sözü, eyy dağlar! Geleceğim demişim, geliyorum… Onbeş sene taşımışım yüreğimin tepelerinde bu sevda karını! Bir gün olsun çığ olup da düşmedi ki sözüme ihanet edip. Şimdi dağlar, sözüme sizin mi kastınız ola!

Gözlerim, yenilirse sözlerime yenilsin…

Şimdi ısınma vaktidir. Oh, diyorum ne de güzel oldu şu beyaz yorgan üzerime. Ne de çok uykum gelmişti. Sevdiğim örttü galiba şimdi. Hafif dalmışım demin… Uyuklamaktan fark edemedim. Kokusu, sevdalımın kokusu gibi ne de saf, ne de duru… Çeyizinden çıkartmış olmalı bu yorganı. Dantellerini pamuk elleriyle işlemiş olmalı. Söylemişti bana hatırlıyorum. “Her bir motifi bir kar tanesinden örnekle yaptım. İçine girince üşüyüp durcaz” derken nasıl da gülmüştü yanakları al al kızarıp. Yalan söylemiş! Hiç de üşütmüyor işte… Sımsıcak! Eli gibi, teni gibi, sevdası gibi… Fazlaca çeyizim yok, deyip üzülüp dururdu. Komşu kızın çeyizi asılınca dört odaya sığmamışmış. Onu takmış kafasına. Üzülme, demiştim tebessüm ederek ve mırıldanıvermiştim usulca; “bir kara kaşın, bir kara gözün değer dünya malına…” Çok sever benden bu türküyü dinlemesini. Yakınlardaysa söyleyeyim de yine keyiflensin. Sesi de çıkmıyor hiç! Dışarı odun toplamaya mı gitti acaba? Dedim kaç defa; sen gitme, ver eline üç beş kuruş köyden bir çocuğun, hem o sebeblensin hem de sen yorulma! Dinlemez ki… Neyse, gelir az sonra. Ben şurada kestireyim az bir şey o gelesiye…

Gün de batmak bilmiyor. Her taraf nasıl da aydınlık hâla. Biraz da sis çökmüş galiba… Nereye baksam bembeyaz, kar ortasında kalmış gibiyim. Ya şu karartılar neyin nesi uzaktan! Dur bakalım… Öndekini tanıdım ama. Yürüyüşünden, kuğu gibi sekişinden bildim. Rüzgâr kokusunu aldı geldi de ondan bildim. Yüreğim kıpır kıpır oldu da ondan bildim! Ya diğerleri? Neden bu kadar heyecanlı gözüküyorlar? Neden koşturuyorlar ki! Köyde bir şey mi oldu acaba! Bir vefat eden mi var Allah korusun! Yoksa anama mı bir şey oldu! Eğer öyleyse üzülmüştür tabi sevdalım, tek başına söyleyemem diye tüm tanıdıkları yanına toplamıştır. Ya da benim demin geçtiğim geçitte çığ mı düştü birilerinin üzerine! Aman Allah’ım… Öyle ya, yardım için hep böyle adam toplarlar. Beni de alacaklar galiba… Kalkayım hemen. Ama ne de çok uykum var. Hem… hem burası da sıcacık… Sevdalımın yorganı, kendi gibi kokarken ne de zor kalkıp gitmek! Ama bir candır sonuçta şu an önemli olan. Kalkmalıyım…

Eğer zamanında yardım edilmezse çok dayanamaz o karların altında kalan. Bir de benim gibi şehre alışmışsa iyice ve dayanıksızsa vücudu, çelimsiz bir şeyse; kanı canı yoksa, hiç mi hiç dayanamaz. Tamam ama gözlerim yeniliyor sanki… Zaten yeteri kadar da adam toplamışlar gördüğüm kadarıyla. Fakat anlamadığım bunlar niye bu tarafa geliyor. Geçit ters yöndeydi benim hatırladığım. Off, uykulu halimle kendi adımı dahi yanlış bileceğim nerdeyse. Umarım zamanında yetişirler. Umarım korktukları gibi çığda kimse kalmamıştır. Üzülürüm çünkü eğer geçit, geçit vermedi ise yine birilerine... Üzülürüm… Beklenen ve bekleyen birileri var ise… Ve geçit tüm sevdaların üzerine beyaz bir çizgi çekti ise!

Allah korusun… Allah… korusun…

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

Yalnızlık

1/6/2009 · Kategori: Siirlerim


Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

Tarihine Bigâne Kalan Anca Hadise Çıkarır!

1/6/2009 · Kategori: Yazilarim

Tarihine Bigâne Kalan Anca Hadise Çıkarır! 

Bir kişinin/toplumun geçmişiyle bağını sağlayan araçların başında şüphesiz tarihî eserler gelir. Hemen hepimizin evinde baba/ata yadigârı-antika dediğimiz bir takım eşya vardır muhakkak. Birer kilometre taşı mahiyetinde olan bu küçük ya da büyük eşyalar, maddi bir miras olduğu kadar –kibre kaçmaması şartıyla- bizlerin aidiyet duygularına hitab eden manevi kilometre taşlarıdır aynı zamanda. Köküne bağlı, nereden geldiğini unutmayan ve içinde barındırdığı haklı asaleti ve hakkaniyeti de unutturmadan gelecek nesillere aktarmak isteyen aileler kadar toplumların hayatlarında da önemlidir bu tür eserler/kalıcı izler.

 

Bu anlam bütünlüğünde, bu topraklarda yaşayan ve köklü bir kültürü miras olarak devralan bizlerin üzerine düşen de söz konusu tarihî eserleri yarına taşıyabilmektir. Ki geleceğe bir hafıza bırakabilelim. Bu noktada özellikle Ak Parti hükümeti ile “Vakıf Eseri” olarak vasıflandırılan bu eserlerin onarımına/yenilemesine ciddi bir kaynak harcanmakta olduğunu belirtmekte fayda var.  Her ne kadar birkaç gönüllü dernek, özel vakıf yıllardır bu tür çalışmaların içinde olsa da yine de büyük bir bütçe olmadan bu işin altından bir avuç gönüllü ile kalkabilmek mümkün değil. Bilvesile ilgililere teşekkür etmeyi görev biliriz.

 

Bendeniz de birkaç haftadır Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yaptırılan yenileme (restorasyon) çalışmaları için Kütahya ilinde idim. Bu ilde bulunan tarihî eserlerin kalem işi düzenlemeleri için arkadaşlarımızla beraber çalıştık. Binaların/mekânların da ruhu vardır derler ya hani! 500 yıllık bir esere dokunurken bu ruhu hissedebiliyorsunuz mesela. Yaşayanların yaşanmışlıkları sanki kubbede hoş bir seda olmuş da aksî kulağınıza/gönlünüze çarpıp vuruyor.

 

Bu vesile ile tarihten bize hoş bir seda bırakan eserlerin yenileme çalışmalarında gözüme ilişen, dikkate değer bulduğum birkaç noktayı sizlerle paylaşmak istiyorum.

 

Kütahya’da şu an Adliye Binası olarak kullanılan bina, yaklaşık 100 yıl önce Fuad Paşa tarafından yaptırılmış. Bu binanın hemen arkasında bulunan Hisarbeyi Oğlu Mustafa (Saray) Camii ise hicrî 893 (M.1487-88) yıllarında yapılan bir Osmanlı hatırası olarak günümüze kadar ulaşmış. Cami hakkında kaynaklar bilgi verirken kubbesindeki kalem işlemelerinden bahsediyor. Görgü şahidlerinin de bu doğrultuda ifadeleri var ama daha önceki dönemlerde yapılan bilinçsiz yenileme çalışmaları ile ne yazık ki pek çok eserde olduğu gibi burada da pek çok güzellik kaybolmuş gitmiş galiba. Kubbedeki süslemeleri bulamadık ama camideki ahşapların üzerine yapılan zevk vermeyen gri yağlı boya altındaki rengârenk işlemelere ulaştık. Grinin soğukluğunu taşıyan yağlı boyaları kazıdıkça ve boya altından renkler belirmeye başlayınca caminin havası nasıl değişti görmeniz lazımdı. Buraya kadar böylesi her eserde başa gelmesi mümkün şeyler, beklenen güzelliklerdir. Ama benim asıl ilgimi çeken kullanılan camideki ortaya çıkan bu renkler idi. Camide üç renk tonuna ağırlıklı olarak yer verilmiş zamanında. Mihrabta da olmak üzere caminin için “Sarı, Yeşil ve Kırmızı” renklerle bezenmiş. Durun, hemen bugünün algıları ile bir kıyafet giydirmeye, bir anlam biçmeye kalkmayın! Söz konusu cami dediğimiz gibi 500 yıllık bir cami… 500 yıl önce yeşil, kırmızı ve sarı renkler camilerde bile kardeş kardeş kullanılmış da kimse de bundan rahatsız olmamış, ne güzel değil mi? Peki, ne değişti de bu renklere bizden birilerini düşman ettiler; birilerine de bu renkleri kalkan gibi kullanıp karşı tarafa saldırmayı emreylediler?

 

Diğer çalışma yaptığımız Vakıf Eseri bir bedesten idi. 1800’lü yılların sonlarına doğru yapılan bu eser Kütahya’da Küçük Bedesten olarak biliniyor. Yenileme çalışmalarının bitmesine az bir süre kaldı. Yakın bir zamanda Sarraflar Çarşısı olarak hizmet vermesi planlanıyor. Bu eserde de bir Ermeni kalem işi ustasının yapmış olduğu süslemelerin tamiri üzerine çalışma yaptık. Tahminimize göre doğaçlama yani hazır şablon kullanmadan motiflerini işlemiş. Ermenice de bir yazı yazmış usta, “falanca esnafa hayırlı işler diler” manasında… Millet-i sâdıka diye Osmanlı kayıtlarına geçen Ermeniler ile bir zamanlar bu kadar yakın ve içli dışlı iken, ticaret yapar, komşuluk ilişkilerinde bulunur iken peki ya sonra ne oldu da araya kara kediler girdi diye de düşünmedik değil hani! Anadolu’nun hemen her şehrinde bir zamanlar aynı acıları beraber yaşamıştık, aynı sevinçleri beraber tatmıştık. Şimdi gelinen çıkmazda dünyanın ağzına sakız, eline koz olarak geçen bir mevzu var.

 

Son olarak Hatuniye Camii’sinden bir not paylaşmak istiyorum. Bu cami de yaklaşık 500 yıllık. Bir yokuş üzerine yapılan bu cami mimarî olarak ufak ama güllerle süslenmiş yemyeşil bahçesiyle oldukça şirin duruyor. Yenileme çalışmaları biteli az bir zaman olmuş. Bendeniz buranın yenileme çalışmalarında bulunmadım fakat içinde bulunan işlemeleri görmek için tavsiye üzerine özellikle gittim. Gerçekten anlatıldığı kadar ahşap süslemeler ile ayrı bir güzelliğe kavuşmuş cami. Müezzinlik diye bildiğimiz bölüme bir de asma kat olarak bir üst kat eklenmiş. Yenileme çalışmalarını yapan arkadaşlarımın söylediğine göre öncesinde üzeri yine yağlı boya ile kapatılmış olan bu bölüm gereksiz diye sökülüp atılacakken arkadaşlarımızın “belki altında nakış vardır” deyip yağlı boyayı kazıması sonucu acı sonundan son anda kurtulmuş. İşte bu bölümdeki ahşapların üzerine fevkalade denilmeyi hak edecek boyutta kalem işlemeleri yapılmış zamanında. Ortaya çıkan işlemeler ise Kütahya’da çini sanatının doruk noktası ulaştığı zamandan bir ustanın ya da İstanbul’da yaşayan bir “Saray Nakkaşı”nın elinden çıkmışçasına birinci sınıf. Üzerinden yıllar da geçmiş olsa, yağlı boya ile kapanıp deforme de olsa renklerin canlılığını kaybetmemiş olması ise ayrı bir ilgi noktası. Bu “nadide eser” basit bir tahta muamelesi görüp sökülecek, ardiyeye gidecek, oradan da birisi alıp yakacak ya da evinin tuvalet kapısına kasa yapacaktı belki, düşünebiliyor musunuz ne kadar acı olurdu.

 

Tarih, kitablardan öğrenildiği kadar yılların bize kadar taşıdığı eserlerle de öğrenilebilir bazen. Bazen bir işaret sayfalarca sözden daha etkili olur. Neydik neredeyiz, demenin pişmanlığını değil de aldığımız derslerle zevkini tatmak istiyorsak sık sık hafıza güncellemesi yapmalıyız galiba. Görüldüğü üzere ne “renk” sıkıntımız varmış, ne “ırk” ne de “kalitesizlik” sorunumuz varmış. Tüm renkler, tüm ırklar bu topraklarda kavgasız, gürültüsüz yaşamış ve hayatı “ucuza” değil kaliteye değişmiş. Bu hikmetten yoksun, kendi tarihine, kültürüne, inancına bigâne kalanlar ise çıkarsa çıkarsa ancak “hadise” çıkarır, o da en fazla üçüncü sayfa haberi olur.

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

Kur'an ve Sünnet'ten Beslenen Yol: Tasavvuf

1/6/2009 · Kategori: Yazilarim

[Bİr İslamî İlİm Olarak “Tasavvuf” ] 

İslam’ı gelecek yüzyıla geri geri giderek sokacak olan “kendi kendine yeterlilik”, “ben bilirimcilik” ve dogmatik şekilcilik hastalığından kurtulması, yani geçmişin özlemi içinde fosilleşmiş bir İslam olmaması için tasavvuf şarttır.

 

Kur'an ve Sünnet'ten Beslenen Yol: Tasavvuf

Önsöz

İnsan şüphesiz bilmediğinin düşmanı, yüzleşmekten kaçtığının da korkağıdır. Gözlerimizi kapatmak suretiyle oluşan karanlığa bağırmak ise her zaman için basitliğe kapı açmaktır. Hâlbuki yapılması gereken en doğru, en kolay ve en sade eylem düşman sandıklarımız, korkuya düştüklerimiz hakkında bilgi sahibi olmaya çalışmak ve de önümüzü/fikrimizi aydınlatacak bir bakış kararlılığında ve keskinliğinde olabilmektir.

Bu girizgâhtan mütevellid, tasavvuf konusu da yüzyıllardan beridir gerek İslam dininin muhalifleri tarafından gerekse tasavvufun mahiyetini tam kavrayamayan ya da tasavvufun bozulmuş tarafını baz alarak görüş bildiren Müslümanlar tarafından hep yadırganagelen bir mevzu olmuş; bazen düşman bellendiği gibi bazen de korkulan durumuna düşmüştür. Aşağıda İbn-i Haldun’dan yaptığımız alıntıyla da değindiğimiz gibi aslında tasavvuf denilen ilim/metod/yaşam tarzı, İslam’ın ilk yıllarında takvayı önceleyen ashabın, zaten sürdüre geldiği yoluydu. Sadece zaman içinde doğal olarak kurallarıyla, şekilleriyle ve tecrübelerden edinilen öğretileriyle daha hissedilebilir bir sistematik tarik/yol halini almıştır. Aslında bu hemen her İslamî ilim için söz konusudur. Mesela akaid ilimleri de doğal süreç içerisinde belirginleşmiştir. Ya da fıkhî meseleler yorum farkına ya da kaynak kişiye göre farklı farklı şekillenmiştir. Kimse diyemez ki tüm bu ilimler İslam’ın ilk yıllarında yoktu o sebebten şimdi olmaları gereksizdir/fitnedir/bidattir.

Ayrıca nasıl ki İslam’ı yanlış anlayanlar var; ve bu yanlışlıklar, itikadî ve amelî sapmalara/hatalara hatta küfre yani İslam’ın ana mesajını inkâra kadar gidebiliyor. Aynı bunun gibi tasavvufun yanlış anlaşılması ve uygulanması da benzer sonuçları verebilir. Mesela İslam’ı yanlış anlayan zihniyetler, yaptıkları her kötülüğün suçunu kadere hatta Allah’a yükleyerek kendilerini masum kabul ederler; veya “cennet ya da cehenneme gideceğimiz ezelde belli ise ibadet yapmanın ne gereği var” mantığına sığınarak tembel/boş/faydasız bir ömür geçirirler. Tıpkı bu tip sakat/bozuk/yanlış itikadlar gibi eğri mantıklarını tasavvuf ile birleştirenler de var ne yazık ki. İtikadî bozukluklar gibi amelî olarak da nasıl -meşru sebeb yokken- en yakınlarından bile gizledikleri tamamen zevke/şehvete yönelik çok eşliliğini İslam’a mâl edenler mevcud; ya da İslam’ın şefkati öğütleyen emirlerine ve peygamberî yaşam prensiplerine ters olarak “eş dövmeyi” ayet kılıfına sokanlar bulunuyor. Yine bunun gibi tasavvuf sandığımız ama aslında İslam tasavvufuyla alakası olmayan metodlarda da yanlış/hatalı anlayışların tutarsız eylemleri görülebilir.

Şunu unutmamamız gerekir; sonuçta nasıl ki İslam’ın temiz ve sağlıklı mesajına aykırı olan bozuk itikadlar ve eylemler, İslam’ın kendisine zarar veremez ve vermemeli; elbette kaynağı tamamen Kur’an ve sünnet olan tasavvufa da bozuk anlayış ve ibadetler yamanıp tasavvuf kötülenmemelidir.

Peygamber sallallahüaleyhivesellem ve onun seçkin sahabelerinden (ki Allah onların hepsinden razı olsun) günümüze kadar gelen bu ilme tasavvuf dendiği kadar başka bir şey de denebilirdi. İsimler çok da önem arz etmiyor. Misal; Sünniliği ya da Şiiliği savunurken “Sünni de Şii de Müslüman” demekteki niyet neyse -yani Sünnilik/Şiilik derken Müslüman'dan gayrı bir şey demek istemiyorsa- bunun gibi “tasavvuf” demenin de ölçüsü aynıdır. Tasavvufun ana hedefi ve mutasavvıfların yegâne gayesi, İslam’ı ilk Müslümanların yaşadığı gibi yaşayabilmek ve insan-ı kâmil olma derdiyle çevrelerine kendilerini numune bir şahsiyet olarak sunabilmektir. Mutasavvıf ismine de takılmamak gerekli bu anlamda. Ehl-i Beyt gibi, Ashab-ı Suffe gibi, Aşere-i Mübeşşere gibi sadece bir belirtme sıfatıdır; kâinatta alınabilecek/layık olunabilecek en şerefli “Müslüman” isminin karşısında ya da tezadında veya da -hâşâ-yukarısında bir isim/sıfat değildir.

İslam tasavvufu, yaratıcıya duyulan/duyulması gereken sevginin her zaman aynı boyutta kalmasını sağlar bir araç konumundadır. Teşbihte hata olmasın ama nasıl ki insanî bir sevda ilişkisinde nişanlılık devresi ile evlilik yılları arasındaki sevgi düzeyinde mutlaka fark var. Yani ne erkek ne de kadın nişanlılık devresinde gösterdiği o muhteşem sevgiyi, evlilikleri yıllanmaya başladıktan sonra gösteremiyor. Nişanlılık devresindeki o aşkın hâli, kendisini sevgilide kaybetme hâlini, kendini hiçe sayıp her şeyini sevgilisine göre ayarlama hâlini zamanla kaybediyor; bunun gibi İslam’daki Allah’a duyulan hubb/sevgi/âşk da zaman içinde yıpranabiliyor. Peygamberî tavsiye ile “imanınızı tazeleyin” düsturunu ilke edinen tasavvuf da bu sevgiyi hep aynı düzeyde tutmaya –hatta imanı (sevgiyi) ziyadeleştirmeye- yönelik bir ilimdir; tasavvufun öğretileri de işte bu hedef için bazı kuralları elzem kılmıştır.

Birbirleri ile denkleştirilmeye çalışılan felsefe ve tasavvuf, aslında çok da benzeşmezler. Çünkü felsefe, “şüphe ile arama” sonucunda mutlak inanmaya –belki- çıkarken, tasavvuf önce şartsız/koşulsuz inanmayı/teslimiyeti elzem kılar sonrasında da fikrî ve ruhî açılımları sağlar. Yani tabiri caizse tasavvuf yukarıdan aşağıya "emin olarak" açılma/genişleme/idrak etme hareketi iken, felsefe aşağıdan yukarıya doğru "şüphe ile" çıkma/araştırma/bulma gayreti çabasıdır. Ayrıca felsefe, amel noktasında daha serbest iken tasavvuf gerek ferdin gerekse toplumun ıslahına/iyileşmesine/iyiliğine yönelik pek çok eylem mecburiyetini bünyesinde barındırır. İçsel ve evrensel olmak üzere tek gayesi yararlı olmak için bir takım eylemleri zorunlu kılması tasavvufu, içinde mutlak imanı ve de hareketi/eylemi barındırmayan felsefeden ayırmak için önemli bir farktır.

Bu doğrultuda ele aldığımız bu çalışmanın naçizane amacı da yukarıda ifade ettiğimiz anlayışa hizmet edebilmektir. Gerek tarihten gerekse günümüzden önemli ve saygın şahsiyetlerin tasavvuf hakkındaki görüşlerini, tasavvufun varlığı, oluşumu ve lüzumunu paylaşmak adına derledik. Genel bir tasavvuf yorumu ile dış tesir iddiasını çok yer kaplamadan anlatmaya ve de tasavvufun kaynaklarının ayet ve hadislere dayandığını göstermeye, bu kaynaktan beslenen tasavvuf denizinden inciler sunmaya çabaladık, Allah’ın lütfettiği nisbette!

Çaba bizden, tevfik Allah’tandır muhakkak.

Ümit Demir 4.’09

_______________________________

 1.   Tasavvuf Zaten Ashabın Yaptıklarıdır/Yoludur!

“Bu ilim, ümmet içinde sonradan ortaya çıkmış ilimlerden biridir ve aslı şudur: aslında tasavvuf ehlinin tutmuş oldukları yol, sahabe, tabiin ve onlardan sonra gelen ümmetin selefi ve büyükleri tarafından hiçbir zaman terk edilmemişti. Bu yolun temeli ibadetlere kapanıp tamamen Allah’a yönelmek, dünyanın geçici nimetlerinden, süs ve ziynetinden yüz çevirmek, insanların genelinin yöneldikleri zevklere, lezzetlere, mal ve makama sırt çevirmek, halvet ve ibadete çekilmek için insanlardan uzaklaşmaktır. Evet, sahabe ve onlardan sonraki selef döneminde bu hal genel bir durumdu. Sonra (hicrî) ikinci yüzyıldan itibaren dünyaya ve dünya malına meyletmeler yaygınlaşınca ve insanlar dünya işlerine dalınca, eskisi gibi ibadetlere yönelenlere “sufîye ve mutasavvıfa” isimleri verildi.

Böylece şeriat ilmi iki gruba ayrılmıştı: Birinci grup fakihlere ve fetva ehline özgü olan, ibadetler, adetler ve muâmelâtla ilgili genel hükümlerdir. İkinci grup ise söz konusu mücahedelere ve nefs muhasebesine yönelen tasavvuf ehline özgüdür. Onlar bu ilim dalında, bu yolda karşılaştıkları manevi zevklerden, vecd hallerinden, bir manevi zevkten diğerine nasıl geçileceğinden bahsederler ve kendi aralarında kullanılan terimleri açıklarlar.

Tasavvuf yoluna girmemiş olan ibadet ehli kişilerin gayesi fıkhî bir bakış açısıyla (fıkhî şartlarına riayet ederek) ve ihlâsla ibadetleri yerine getirmektir. Sufîler ise yaptıkları ibadetlerin eksikliklerden uzak olduğunu anlamak için öncelikle bu ibadetlerin neticesinde elde edilecek manevi zevkler ve vecd hallerini araştırırlar. Buradan anlaşılıyor ki sufîlerin yolunun temeli yaptıkları (ibadetler) ve terk etikleri (zevkler) her şeyde nefs muhasebesi yapmak ve bu mücahedelerin sonunda elde edilecek olan manevî zevkler ve vecd halleri hakkında konuşmaktır. Sonra mürîd için bir makam belirir ve o makamdan başka bir makama yükselir.


Sahabeler de böyle bir mücahede içindeydiler ve bu tür kerâmetlerden çok büyük nasibleri vardı. Ancak onlar bu gibi şeylere hiç önem vermemiştir. Hazreti Ebu Bekr’in, Hazreti Ömer’in, Hazreti Osman’ın ve Hazreti Ali’nin faziletinden bahseden haberlerde bunun pek çok örneği vardır. Kureyşî’nin “Er-Risâle”sinde isimleri zikredilen tasavvuf ehli kimseler bu hususta sahabenin ve onlara uyanların yolunu takib etmiştir.”

İbn-i Haldun – Mukaddime

_______________________________

 2.   Tasavvuf, İslam’ın Durağan Şekilde Anlaşılmaması İçin Şarttır!

“Tasavvuf, Müslüman imanının bir boyutudur. Yani İslâm’ın iç boyutudur. Derunî cephesidir.
Tasavvuf konusunda bütün yanlış anlaşılmalar, tasavvufu, kökleri Tevhid/Birlik dini olan İslam’ın dışında ayrı bir “akım” veya bir mezheb olarak görme teşebbüsünden doğmuştur. Bu yanlışlıklar, derin düşünceyi eylemden (amelden), ibadeti ruhî yönden, içi dıştan, İslam’ın Allah’ına doğru yol alışını, İslam’dan önce gelmiş ve mükemmelliklerini İslam’da bulmuş diğer semavi dinlerden ayırmaktan ileri gelmiştir.

İbn-i Haldun’un bu (yukarıdaki) temel görüşleri, günümüz İslam dünyasında tasavvufa karşı kuşku beslenmesine sebeb olan karışıklık ve yanlış anlamalardan bizim korunmamıza imkân vermektedir. Bu arada tasavvuf, Gazâli ile düşüncesinin doruk noktasını oluşturur.

Öncelikle belirtelim ki tasavvuf, İslam’ın Hıristiyan mistisizmi, irfaniye (gnostisizm) veya Hint bilgeliğiyle temasından doğmuş değildir. Tasavvufun kaynağı Kur’an’dır.


İslam imanına giriş formülü olan kelime-i tevhid yani “Allah’tan başka ilah yoktur” ifadesi tasavvufun temelidir/ilkesidir. Bunun anlamı, tek Mutlak mutlaktır, geri kalan hepsi izafidir. Sadece Allah gerçektir.

Burada da bir yanlış anlamanın bertaraf edilmesi gerekir: Allah hepsidir demek, hepsi Allah’tır manasına gelmez. Sufîler nazarında hiçbir panteizme yer yoktur. Tam aksine: Allah, hepsi olmak için her şeyde eksik olan şeydir. Her şey ancak Allah’a nisbetle gerçektir. Bir şey O’ndan ayrılınca, sadece bir kuruntudur, bir varlık-dışıdır. Bu, Allah’ın, varlıkların -sonsuzca uzayıp gitmiş dahi olsa- toplamından ibaret olduğu anlamına hiçbir şekilde gelmez. Demek ki bunun, sonlu ile sonsuz arasında bir devamlılığa inanan panteizmle hiçbir alakası yoktur.

Mutlak olarak gerçek olanla sadece izafi olarak gerçek olan arasındaki bu ilişkileri hatırlatırken Hazreti Peygamber’in ilk üç reşid halifesi şöyle diyorlardı:

*Ebu Bekr (ra): Ben hiçbir zaman bir şey görmedim ki ondan “önce” Allah’ı görmüş olmayayım.

*Ömer (ra): Ben hiçbir zaman bir şey görmedim ki onunla “aynı anda” Allah’ı görmüş olmayayım.

*Osman (ra): Ben hiçbir zaman bir şey görmedim ki ondan “sonra” Allah’ı görmüş olmayayım.


Tasavvuf, Kur’an’ın bir yorumudur, onu bir okuma tarzı, özellikle de onu yaşama biçimidir.
Tasavvufun sadece bozulmuş ve sapmış şekilleri insanı dinî ibadetten ve çalışmadan çevirip uzaklaştırır. Tasavvuf kaçma değildir. Tasavvuf ibadetten kopmaz, aksine ibadetin ruhudur. Onsuz ibadet şekilciliğin devamlı tehdidindedir. Tasavvuf ibadete asıl anlamını kazandırır.

Tek kelimeyle tasavvuf, İslam’ın yaşayan, özümsenmiş, yaratıcı bir İslam olarak kalması için bir şanstır. İslam’ın şerh ve şerhin şerhi, dış kuralcılık ve tekrarlar olmaktan kurtarılması için gereklidir. İslam’ı gelecek yüzyıla geri geri giderek sokacak olan “kendi kendine yeterlilik”, “ben bilirimcilik” ve dogmatik şekilcilik hastalığından kurtulması, yani geçmişin özlemi içinde fosilleşmiş bir İslam olmaması için tasavvuf şarttır.”

Reca CARUDİ (Roger Garaudy) – İslam ve İnsanlığın Geleceği

_______________________________

 3.   Tasavvufa “Dış Tesir” İddiası Yanlıştır!

“İslam ve medeniyeti hakkında modern araştırmaların yoğunlaşmaya başladığı XIX. yy.ın sonlarından itibaren bazı şarkiyatçıların (orientalistler), tasavvufta yabancı din ve felsefelerin tesirini aramaya başlamışlar, bazı Müslüman yazarlar da onlara katılmıştır. … Bu görüş taraftarlarına göre, tasavvuf doğrudan İslamiyet’ten, yani Kur’an-ı Kerim ve Hazreti Peygamberin yaşantısından kaynaklanmamakta, Yahudilik, Hıristiyanlık, Zerdüştlük ve Hind dinleri ile eski Yunan felsefesi de dâhil çeşitli Orta Şark’ta o zamanlar var olan felsefî düşüncelerden kaynaklanmaktadır.

Hemen şunu genel olarak belirtelim ki bu iddiada olanların bir kısmı hiçbir tarihî mesnedi olmayan tamamen indî mütâlaalarda bulunurken, diğer bir kısmı da iddialarını daha önce bazı Müslüman yazarların tasavvufla ilgili konularda tarihen yanlış olan, çok önce öne sürdükler görüşlerine veya onların o görüşlerinin yanlış yorumlanmalarına dayandırmaktadır.

… (yazar burada İslamî tasavvufun, eski İran, Yahudilik ve Hıristiyanlık, Hind ve Yunan tesirinde kalmadığını tarihî notlar ve bilgilerle ispatladıktan sonra şu özeti yapar)

Kısaca özetlemeye çalıştığımız gibi tasavvufun menşei çok farklı din ve yabancı felsefî düşüncelere bağlanmaya çalışılmıştır. Bu tezler tutarsızdır; zira bu yazarlardan bazıları mesela E.Renan, bir zamanlar İran tesirini tasavvufun menşei gösterirken, başka bir zaman Yunan felsefesi göstermiştir. Mesela Nicholson bunu bir zaman Hind düşüncesinde ararken, başka bir zaman Hıristiyanlıkta aramıştır. Aynı şekilde Wensinck bir zaman Yahudiliğe yönelirken daha sonra Yunan felsefesine yönelmiştir. Bu da onların kendi içlerinde bile tutarsız olduklarını göstermektedir. Ayrıca birinin kabul ettiğini öbürü reddetmiştir.

Tasavvufun esasını zühd ve takva’nın teşkil ettiğini, tasavvufun menşeinin de Kur’an’dan ve Hazreti Peygamber’in dinî hayatından esinlenmiş olduğunu kabul edersek bunu dışarıda aramaya gerek yoktur. Nitekim başta D.S. Margoliouth ve L. Massignın ve onlardan sonra gelen Trimingham, H. Corbin, R. Caspar, R. Arnaldez, L. Gardet gibi birçok çağdaş batılılar, artık tasavvufun menşeinin İslam olduğunu savunmaya başlamışladır. Mesela tasavvufun menşeini bir zamanlar Hıristiyanlık tesiriyle açıklayan Trimingham, en son eserinde (The Sufi Orders in Islam, Oxford 1971) tasavvufu İslam’ın kendi içerisinden çıkan tabiî bir gelişme olarak göstermektedir.”

Prof. Dr. Mehmet BAYRAKTAR – Tanımı, Kaynakları ve Tesiriyle Tasavvuf (Sempozyumu Konuşmasından)

_______________________________

 4.   Tasavvuf’un Çıkış/Beslenme Kaynağı Elbette ki Kur’an’dır!

“Tasavvufta bana göre iki gaye vardır: birisi yaratıcımız Allahü Azimüş-şanı tanımaya yönelmiş gayretler. Allahü Teâlâ Hazretleri hakkında kişinin bilgisinin, öz tabiri ile marifetinin artırılması, geliştirilmesi ile ilgili gayretler... İkincisi: Kişinin kendine yönelik bir tarafı. Yani tasavvuf bir taraftan Allah’ı bilmek ve tanımak hususunda bir cehdi ifade ediyor, bir taraftan da kişinin kendisini terbiyesini, tanzimini; ruhî ve ahlakî cephesini düzeltmesini ifade ediyor. Bu ikinci kısma “tehzib-i ahlak” veyahut ‘tezkiye-i nefs’ (nefsi tezkiye etmek, pak eylemek) diye isim vermişler. Tasavvuf kitaplarında bu başlık altında geçmiştir.

O halde tasavvuf, bir yandan marifetullahı, bir taraftan da tezkiye-i nefs’i tahakkuk ettirmek için yapılan gayretleri ifade eden, gayretleri anlatan, bu gayelere ulaşmak için tutulması gereken yolları anlatan bir ilim olmuş oluyor

Biraz daha düşündüğüm zaman, şöyle bir anlatış şekli de hatırıma geliyor; kendi zihnimden doğan bir anlatış olarak; “insanın Allah’ı sevmesi, Allah’ın da insanı sevmesi!...” herhalde ikinci sözü daha öne almak lazım, yani insanın Allah’ı sevmesi tarafından sevilmesi ve buna bağlı olarak insanın Allah’ı sevmesi için neler lazımsa işte tasavvuf, bunu anlatan bir ilimdir.

Ne yaparsak Allah bizi sever. Ne yaparsak, bizde olması gereken “muhabbetullah” (Allah sevgisi) hâsıl olur? İşte tasavvufun, bence iştigal sahası bu. Bu ölçüler içinde düşündüğümüz zaman, İslam tasavvufu İslam’ın özüdür, ruhudur; (zaten bir başka kaynaktan kaynaklanırsa veya mevcut hali bir sosyal vakıa olarak düşünülüp kabul edilmek istenilirse, ben o işin içinde yokum) Menşei, Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerifler ve Hz. Peygamber ile ashabının hayat tarzlarıdır.

Tasavvufun bu gayeleri ile ilgili delilleri, Kur’an-ı Kerim’den, hatırladığım kadarıyla, şöyle sıralayabilirim:
(Ez-zariyat: 56) Mealen: “Cinlerin ve insanları başka şeyler için değil; ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”
(Tebareke: 2) Mealen: “O Allahü Teâlâ’dır, hanginiz daha iyi amel işleyecek, diye size bu hayatı bahşeden, ölümü ve hayatı yaratan.” 

(el-Haşr: 19) Malen: “Allah’ı unutanlardan olmayınız, unutanlar gibi olmayınız.”

“Allah’ı unutanlar gibi olmayınız”, diye bir yasaklama ve tembih var ayet-i kerimede... Demek ki, kişinin aslî vazifesi, bu tasvirlerden anlaşılıyor ki, Allah’ı bilmek ve O’na hakkıyla kulluk etmek. Kur’an-ı Kerim, bize bunu çok açık gösteriyor.

Allah’ı unutmamak, daima hatırda tutmak, işte bunu sağlamak için Kur’an-ı Kerim’in tavsiyeleri var: “Sabah, akşam Allah’ın ismini yâd et, an.” “Allah-ı çok anınız ve O’nu sabah-akşam tesbih eyleyiniz...” (El-Ahzab 33/41-42) Bu gibi ayetleri, Allah’ın sürekli hatırlanması unutulmaması, ismiyle ve varlığıyla zihinlerde canlı tutulması gibi emirleri, tasavvufun “marifetullah gayesinin” menşei ve kaynağı olarak görmeğe mecburuz. O halde Allah’ı unutmamak hatırda tutmak, “zikretmek” farzlardan biridir. O’nun üzerinde düşünüp o hususta bilgi (marifet) sahibi olmak, ayet-i kerimelerle emredilmiştir. Bu ayet-i kerimeler tasavvufun Kur’an’daki kaynaklarıdır. Bir başka ayet-i kerimede de buyruluyor ki: “Allah’tan nasıl korkmak lazımsa o şekilde korkunuz, çekininiz, ne yapıp yapıp muhakkak Müslüman olarak ölünüz.” (Al-i İmran-3/102). Bu gibi ayet-i kerimeler, Allah’a karşı kulun cehdini, O’nu bilmek ve O’na ubudiyet etmek hususundaki cehdini ifade eden emirlerdir. Ve tasavvufun özetlediğim gayelerinden bir tanesine işarettir, bunlar.

Diğer gayesi olan tezkiye-i nefs konusunda, Kur’an’ın içindeki bütün ahlaka dair ayetler kaynaktır. Yalan söylemeyin, ölçüyü tartıyı eksik tartmayın, birbirinizi öldürmeyin, hırsızlık yapmayın, sabredicilerden olun sebat gösterin, takva ehli olun... gibi. Mesela: “Ey iman edenler, Allah’tan korkunuz, sakınınız, çekininiz, takva ehli olunuz ve kişi, şimdiden, o tarafa ne gönderdiğine baksın.” (El-Haşr 59/18).
Bu ifadenin altında, amel-i salihe teşvik vardır. Allah’tan korkun da yarın işinize yarayacak salih amel işleyin, demektir, bu ayetin bu tarafı.)

Aynı ayet-i Kerime’nin son tarafı da: “Allah, sizin yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır, her yaptığınızı bilmektedir”, (El-Haşr 59/18) “Sakın ha, kötü şeyler yapmayın! Çünkü yaptıklarınızın hepsi Allah’ın hiç eksiksiz malumudur. O halde O’nun tarafından muaheze olunursunuz, sakın kötü şeyler yapmayınız” demektedir.

Buralarda, görülüyor ki, takva tavsiye ediliyor, sabır ve ahlakî diğer hususlar tavsiye ediliyor ve bir ayet-i Kerime’de: “Kim nefsini temizleyebilmişse, tezkiye edebilmişse, o felah bulmuştur. Kim ki bu işi başaramamışsa o da hüsrana uğramıştır, çok pişmanlık duyacak bir duruma düşmüştür.” (Eş-Şems 91/9-10) buyrularak, kalbi, batını temizlemenin ehemmiyeti anlatılıyor.

Demek ki insanın, nefsini terbiye etmesi lazım, ahlakını güzelleştirmesi lazım. Ve hayatın gayesi olarak bildirilen, “Allah’ı bilme”si ve ona güzel kulluk gayretinde bulunması lazım. İşte bunlar ve sayısız hadis-i şerifler, mesela, çok meşhur olan; “küçük cihaddan geldiniz, büyük cihad sizi bekliyor...” şeklindeki “kişinin nefsiyle çarpışmasını” büyük cihad olarak anlatan, nefis arzularına karşı çıkmak gerektiğini, onu dizginlemek, firenlemek gerektiğini anlatan hadisler gibi... deliller, tasavvufun İslamî temele dayalı olduğunu açıkça göstermektedir.”

Prof. Dr. M. Esad COŞAN – Mavera Dergisi Sayı:54/Akif İnan Söyleşisi

_______________________________

 5.   Tasavvuf, Bizi Fenafillâh Makamına Ulaştıran Bir Yoldur!

Tarihçiler, tasavvufu genellikle İslam’ın mistik özü olarak tanımlarlar ve başlangıç tarihini İslam’ın doğuşundan yaklaşık iki yüzyıl sonrasına, dokuzuncu yüzyıl başları olarak belirlerler. Ancak evrensel anlamda tasavvuf, bütün dinlerin mistik yönlerini içerir. Din, kökleri zahirî dinî uygulamalar (ameller) olan bir ağaçtır. Bu ağacın daları mistisizm, meyvesi ise hakikattir.


Sufî psikolojisine göre kalb bizim derin zekâ ve irfanımızı içerir. Kalb gnosis’in yani marifetin mekânıdır. Sufî ideali, yumuşak, duyan, şefkat dolu bir kalb geliştirmek ve kalbin kavrayışını arttırmaktır.

Sevgi, temel sufî manevî disiplinlerinden bir başkasıdır. Sevginin mekânı da kalbtir. Başkalarını sevmeyi öğrendikçe, Allah(cc)’ı daha çok sevebiliriz.


Sufî psikolojisinde benlik ya da nefs, psişemizin en kötü hasmı olarak başlayan, ancak paha biçilmez bir alete dönüştürülebilecek bir unsurdur. Bu nefs düzeyi, bizi manevî yoldan ayırmaya çalışan içimizdeki negatif güçlerin hepsinin koleksiyonundan ibarettir.


Tasavvuf, manevi psikolojiye, içinde ruhun, kadınların ve azınlıkların baskı altında tutulmasını haklı göstermek için birçok manevî sistemde bulunan doğrusal ve hiyerarşik modellerin tehlikelerinden korunduğu, gerçek anlamda bütüncül bir yaklaşım sağlar. Tasavvufta kadınlarla erkekler ya da farklı ırklar veya milliyetler arasında kesinlikle manevî ayrım bulunmaz.


Tasavvuf, çağımızla özellikle ilgilidir. Çünkü tasavvuf, pratik uygulaması çalışma hayatı, aile ve günlük yaşamın diğer tecrübelerini de içine alan karmaşık bir mistik yoldur. Bazı sufî gezgin garibler iken, büyük bir kısmının düzenli işleri ve aileleri vardır.


Sufî geleneği bize, dünyevî işleri manevî çalışmamızdan bir sapma olarak algılamamızı değil, görevlerimizi ve tecrübelerimizi manevî seyahatimizin bir parçası ve mekânı olarak görmemizi öğretmektedir.

Tasavvuf, bulunduğumuz yerden bizi alarak, fenafillâh makamına kadar götürebilen bir manevî yoldur.


Tasavvuf hiçbir zaman seçkinci bir maneviyat olmamıştır. Büyük şeyhlerin birçoğu fakir ve tahsilsizdi. Önemli olan dış giysi ve kitab değil, kalbin kalitesiydi.


Günümüzde dünya küçüldü ve komşularımız arasına dünyanın her yerindeki açlar dâhil oldu. Derviş olmak, sosyal adalete inanmak, açlığı ve ıstırabı hafifletmek için elimizden gelen her şeyi yapmaktır. Başkalarının ıstırabını hissetmeyen kalb, ilahi aşkı duyamaz.

Dervişler birbirlerini sevmeyi ve birbirlerine hizmet etmeyi öğrenirler. Dervişler arasındaki dostluk, ortak ilahî aşka dayanmaktadır; bu dostluğa bağlanmış herhangi bir fanî tutku ya da gizli menfaat yoktur.


Tasavvuf içimizdeki hazineyi hatırlatma disiplinidir. Sufîler, Allah (cc)’nin hepimizin içine bir ilahî kıvılcım yerleştirdiğine inanır. … Dervişlerin büyük bir kısmı, ilahî isimler ve sıfatların (Esma-ül Hüsna) tekrarından ve Kur’an’dan ayetler ve dualardan oluşan günlük zikirler yaparlar. Tarikatların büyük bir kısmında ayrıca cemaat halinde yapılan haftalık zikir ayini vardır.


Bedenen temizlenmek ve temiz elbiseler giymek zor değildir; ancak içlerimizi temizlenmek çok zor olabilir. Tasavvufun hedefi, kalbleri geliştirerek dua edecek hâle getirmektir. Samimi, sabırlı, sadıkane dua etmek ve diğer manevî eksersizlerle göğüs(sadr) temizlenir ve genişler.


Tasavvuf perspektifinden, mevcudat Allah(cc)’ın kutsal kitablarından birisidir ve onu okumak potansiyel olarak en büyük ve en derin eğitim tecrübelerindendir.


Tasavvuf, gerçek insanoğlu olma vasfına ulaşabilen samimi dervişler aracılığıyla yayılmıştır. Onlar kişiliğin ötesini gördüler ve insanların derinliklerine ulaşabildiler. İnsanlara özgece hizmet ettiler. Bunun sonucu olarak insanlar değişti ve birçoğu dedi ki: “Evet, eğer Sufîlik böyleyse, ben de sufî olmak istiyorum.”


Hazreti Peygamberin tasavvufta büyük önem verilen hadislerinden birisi; “Kendini bilen, Allah (cc)’ı bilir”dir. Değiştirmek istediğiniz huylar ve kişilik özelliklerinizin listesini yapın. Dürüst olun; hataları ve kusurları saymak kolay değildir. Kendinizi kişiliğinizin özellikleri ile özdeşleştirmeyin.”

Prof. Dr. Robert FRAGER – Kalp, Nefs ve Ruh

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

Obama’nın "Hüseynî" Geni

9/4/2009 · Kategori: Yazilarim

Barak Hüseyin Obama geldi gitti! Saniyekaresine on konu düşen ülkemin bu ziyaret ile saliseküpüne yüz konu düşmüş oluyordu böylece; eyir fors van canavarı uçağı, toplantı yüzünden denilen ama bence kabızlık sorunu ihtimali ile uçaktan yarım saat geç inmesi, tam şaşırtmaca olsun diye negatif/beyaz dublörü, Şeritın oteline giden geniş Evreşe yolları, “bizim bir bayan askerimiz bile size bedel” havasıyla Köşk ziyareti, meclisteki tarihî, fizikî, ilmî, kısmî, yermi yemezmi konuşması, aldığı yiyecekler, verdiği mesajlar, kemikleri sayılacak kadar zayıf olmasına rağmen otelindeki neyine gerek cinsinden yirmi dakikalık egzersizi, Ayasofya’daki tüm korumaları aşan ve benim dedektiflik zekâma göre üzerinde zehirli toz olması muhtemel kediyi sevmesi, Geyve’nin gülleri, Tophane’nin gençleri, kırmızı halı, ah habere batacak tüm dünya medyası!

Kâbus gibi bir Amerikan rüyası gördük toplumca yani! Şurasını kabul etmek gerek, Türkiye bölgesinde cidden çok önemli bir güç(!) olarak duruyor. Aslında bir güç olduğunu söylemenin kendisi güç maalesef. Türkiye’ye bu ilgi gücünden değil konumundan desek daha doğru olmaz mı? Ne dersiniz? Osmanlının son yüz yılından itibaren yalnız bırakıldığımıza hiç şahid olmuş mudur tarih? Almanlar ile savaş yaparız Ruslar ve İngilizler hemen olaya karışır, dörtlü bir anlaşma imzalanır. Ruslarla savaş yaparız, İngiliz-Fransız ittifakı müdahil olur. İla ahir… Kimse daha doğrusu hiçbir devlet ve sistem bizim diğeriyle yalnız kalmamızı, sadece öbür tarafa teslim olmamızı istemedi.

Amerika’nın bu ilgisi de bu yalnız bırakmama planının bir devamı değil de nedir! Yalnız bıraksa yanı başımızda Rusya var çünkü, İran var! Türkî cumhuriyetler var. Halbuki Türkiye’nin sağlam müttefik olarak kalması, Rusların Boğazlardan sıcak sulara inme amacı kadar hayatî önem taşıyor ABD’nin kendi amaçları için. Bu bağlamda Ergenekon yapılanmasının çözülmesinde ABD desteğini yadsımak ahmaklık olur. ABD, kendi çizgisine uymayan bir kanadı kaba tabirle harcıyor diyen uzmanlara katılmamak elde değil. Hatta Ergenekon davası sürecinde gözaltına alınan YÖK eski başkanı Kemal Gürüz’ün “Ben Amerikancıyım, beni niye tutukladılar” beyanatını da bu çerçeve içinde okursak daha bir anlamlı durur.

Biz bu uzak ve yakın tarihi şimdilik bırakıp yeniden Obama’nın ziyaretine dönelim. Meclis’teki konuşması aslında tavşana kaç tazıya tut, cinsinden bir konuşma idi. En basitinden Ermeni meselesinde keskin olmayan ama yuvarlak bile olsa ucu bize de dokunan sözler kullandı. Ne Ermeniler ne de bizdeki muhalefet bundan çok memnun olmuş gözükmüyor. Aslında Obama, tüm gezi boyunca rolüne iyi çalışmış bir oyuncu gibiydi. Anıtkabir ziyaretinde deftere yazdığı sözlerden tutun da “maraba asker” deyişine, ezan vurgusundan sempatik görünmek için mütebessim halde dolaşmasına kadar!

Şu konuda da ülke demokrasisine önemli bir katkı sağlamıştır ama Obama. Yanılmıyorsam 2 yıla yakın Meclis’e gelmeyen Kuvvet Komutanları, Obama’nın teşrifiyle birlikte milletin seçtiği vekillerin bulunduğu Millet Meclisine şeref verdiler. Ne kadar acı bir olay aslında! Neyin protestosunu yaparlar da milletin sesi olan Meclise gelmeleri gerektiği hallerde gelme ihtiyacı hissetmezler sormak lazım. İlla ki ABD emrivakisi ile mi orada bulunmak gerekirdi? Acaba diyoruz, Sultan Ahmed Camiisinden aldığı feyz ile Obama’nın hayatında bir gün “Hüseyin geni” baskın çıkar da karşımıza bir ehl-i Müslim olarak duruverir mi? Kara sakallı, hanımı başörtülü ve tesettürlü bir çift olarak hem de… Ve yine Türkiye’ye gelse. Geldiği gün de 30 Ağustos tarihine rast düşse. Acaba askerin verdiği resepsiyona eşli mi davet edilirdi yoksa eşsiz mi? E, bu defa karşınızda imam hatibli bir başbakan değil koskoca ABD başkanı olacak!

Kendi değerlerimizle barışabilmemiz için illa ABD markasını aramadığımız günleri de görürüz belki, ne diyelim!

Obama, gençlerle yaptığı konuşmada demin bahsettiğimiz rolünü oynamaya devam ediyordu aslında. Buş’tan kalan o çok bildik yalanları söylerken bence bunlara kendisi de inanmıyordu. 11 Eylül vurgusu bir fılaşbek (flashback) yani geçmişten bir sahneyi yeniden canlandırma, olayları/hafızayı taze tutma amaçlıydı. Ülkesinin güvenliğini koz olarak kullanıyordu ve “ülkemin güvenliği için ne gerekiyorsa yaparım” demeye getiriyordu. Kadın ve çocukların intihar bombacıları tarafından öldürülmelerine vurgu yaptı ki bu da “bakın biz terörizmle bu yüzden yani aslında sizin için/masum insanlar için savaşıyoruz” mesajını vermek içindi. Ve yine meşhur elKaide’ye gönderme yaptı. Kısaca ABD ordusu nerede varsa orada olmasının yalan bahanelerini yeniden hatırlattı. Irak için de farklı şey söylemedi. Ben seçimden önce savaş karşıtıydım ama şimdi biraz daha temkinliyim, manasına gelen kıvrak ve politik cevablar verdi. Hükümet icraatları/vaadleri ile devletin yüce menfaatleri çakışırsa her zaman için devlet menfaatleri işler ana temasını teyid etmiş oldu. Ama kendi ülkesindeki cinnetlere, Irak’taki ABD askerleri tarafından tecavüze uğrayan/işkence gören kadınlara/erkeklere, Afganistan’da temel ihtiyaçlardan mahrum yaşayan Afganlılara hiç değinmedi Obama! ABD’nin ülkeleri yıktığına, toplumları bozduğuna, dünyayı kaosa sürüklediğine dair bir şeyler söylemesini beklemek safdillik olurdu zaten değil mi? İlk işi Amerika’nın bozulan imajını düzeltmekmiş gibi konuştu durdu sadece.

Obama ile ilgili daha önceki yazımızda Obama’dan daha cesur olmasını beklediğimizi söylemiştik. Çünkü Obama’nın aid olduğu kültür/topluluk eğer şimdiki haklarına kavuşmuşsa bunu cesaretleri sebebine gerçekleştirdiler. Obama’nın şu anki görüntüsü bize pek ümid vermedi ne yazık ki! Bilemeyiz, belki de biz yanılmışızdır! Ama kabul gören kanaat yine tekerrür edecek gözüküyor bizim açımızdan; “ABD’nin dostları yoktur, menfaatleri vardır!”

Umarım ekmek arası köfte gibi “menfaat arası ülke” olmayız! Çünkü “Biz Türkiye’yiz” ve“Büyük Düşünmek” istiyoruz.

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »