Serencamımdır...

Biraz fikir... Biraz zikir... Biraz şükür...Ama elbette Aşk...İllaki AŞK!

Bir Can Kırk Dört Parçaya mı Bölünür Kırılınca?

18/9/2009 · Kategori: Yazilarim

Bir Can Kırk Dört Parçaya mı Bölünür Kırılınca?

Ne tarafta, hangi düşüncede olursak olalım olaylara, şahıslara, kurumlara orantısız tepki veren bir toplumuz nitekim! İfratımız ve tefritimiz bile hududu aşıyor yeri gelince. 12 Eylül Darbesinin yıldönümünde bir haber sitesi iki farklı gazeteden biri köşe yazısı, diğeri haber olmak üzere iki alıntı yapmıştı ki bunların altına girilen okuyucu yorumları bahsettiğimiz gibi tepkilerimizde nasıl uçlarda gezdiğimizi gösteriyordu.

O iki alıntıdan biri olan köşe yazısı 12 Eylül’ün ne olduğunu, nasıl olumsuz bir etki yaptığını en can alıcı cümlelerle anlatıyordu; “Co’yu neden bilmeliyim ben? Kaç kadına copla tecavüz edildiğini, insanların fosseptik çukurlarında bekletildiğini, Mamak’ta başlarından aşağıya boşaltılan suyla ayakları buzlu zemine yapışmasın diye zıplayan çıplak adamları niye bilmeliyim? Bi’ deyiversene general, babasının çocuğuna tecavüze zorlandığını niye öğrenmeliydim? İdam sehpalarında adamların kendi taburelerine tekme attığı niye rüyama girmeliydi daha 16 yaşımdayken?”

İşte bu yazının altına girilen yorumlar da en az bu cümleler kadar şiddetli… Yorumcular darbe karşıtı, insan hakları savunucusu, Kürdleri kardeş gören bakışa sahib!

Fakat “16 yaşındaki tutukludan yürek sızlatan mektup” başlıklı haberin yorumlarında ise durum birden tersine dönüveriyor. "Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Kanunu'na muhalefet yüzünü kısmen kapatmak" suçlarından tam 44 yılla yargılanan K.A.'nın mektubu kısaca şöyle:
"E Tipi Kapalı Cezaevi 12. "Çocuk" koğuşundan yazıyorum. Çocuk yazdım çünkü anayasaya göre 18'inden küçükler çocuktur. Suç işlemeye eğilimi yoktur, suça itilir. Bu yüzden topluma kazandırılmalıdır, diyor. Ve yasalar bana 44 yıl ceza istiyor. Üstelik ağır ceza mahkemelerinde yargılanıyorum. Topluma kazandırılmam için ne kadar güzel bir yöntem değil mi? 61 yaşımda topluma kazandırılmış bir birey olarak mutlu, mesut cezaevi kapısından çıkacağım." İşte bu haberin altında neredeyse söz konusu çocuk ellerine geçse linç edecekler havasını veren yorumcu tepkileri! Yorumculara göre: “15 yaşındaki biri iyiyle kötüyü ayırt edebilecek konumdadır ve ne ceza alırsa hakkıdır; devlete ve polise karşı gelenlere bu az biledir; çocuğun okumak maksadlı Kürtçe dergi isteği ise tam bir faciadır…”

Bu tenakuz, bu ani U dönüş sanki şuna benziyor: meşhur boksör Muhammed Ali Clay Vietnam’a gitmemek için ABD yasalarına isyan ederse kahraman olur, büyük adam/efsane olur; ama mesela bir TC vatandaşı Kore savaşına “neden gideyim ki” deyip gitmemekten yana tavır koyarsa bir anda bölücü/vatan haini/asker düşmanı/korkak damgası yer!

12 Eylül’ün anlatılan insanlık dışı işkencelerine haklı bir tepki gösteren “kamuoyu” neden 16 yaşındaki bir çocuğun kendince haklı şikâyetine kör kalabiliyor hayret! Bu yasalar, sövüp saydığımız o meşum 12 Eylül damgalı değil mi peki? 12 Eylül’ün izlerini silmeden nasıl sivilleşeceğiz, nasıl daha eşitlikçi olacağız?

Madem 15 yaşı 44 yıl ceza alabilmek için yeterli görüyorlar o zaman kanunlar değişmeli. Tam ceza ehliyet yaşı, akl-ı baliğ olma yaşı olan 15'e çekilmeli… İsteyen bir kız 15'inde evlenebilmeli, 15'inde cezası idam olan suçu işleyen bir genç asılabilmeli! Ama eldeki bu kanunlara göre 18 yaş altı çocuktan sayılıyorsa o halde ona göre hüküm verilsin vatandaş farkı gözetilmeden. Eğer gerçekten "insanı yaşat ki devlet yaşasın" öğretisine inanıyorsak...

(Yine aynı gün bir gazetede ama sadece bir gazetede ufak bir haber daha vardı ki bunu da bir dipnot olarak darağacınıza sunuyorum: “Karabulut cinayeti zanlısı C.G. Daha az ceza için 29 Ekim’de 18 yaşına girmeden önce teslim olacak. Ailenin, can güvenliği ve ifadesinin alınmasıyla ilgili talepleri var.”)

Yaşadığım tecrübedir; 18 yaşıma gelmemişken bir resmi binada olay çıkardım. Camları kırıp 4-5 görevli memurla boğuştum, kavga ettim. Batılı oluşum, üniversiteyi kazanmış oluşum onları yumuşattı. Şikâyetçi olmadılar. Olsalardı büyük ihtimal ceza alacak, hapse girecek ve acaib bir "devlet delisi" olacaktım. Şimdi düşünüyorum da galiba kürd olsaymışım beni düşünmeden polise teslim ederler, bir şans daha vermezlermiş. Sonra da bu kanunlarla ve de kanunun adamına göre yorumuyla toplum barışından, sosyal dengeden filan bahsedelim. Birileri pis bir oyun oynuyor, oyuna gelen kobaylar elastiki kanunun önüne düşüyor, gözünü açtığında ise içinde bir kinle yaşamaya başlıyor! Sonuç her iki kesimde de gözünü kan bürümüş insanlar...

Toplumuzun genelinde de eskiden miras olan devletin kutsallığı, devlet adamının dokunulmazlığı algısı vardır. Şunu unutmamak gerekir ki kutsallık Allah ile irtibattan doğar. Bir şeye kudsiyet atfedilecekse onun Allah tarafından kutsal ilan edilip edilmediğine bakılır. Bu bağlamda kutsal olan Kur’an’a, peygambere ve hatta kutsallığın kaynağı Allah’a her türlü hakaretin, sövüp saymanın, tacizin suç olmadığı bir ülkede devlet malının kutsallığı nasıl anlaşılıyor ki en şerefli varlık olan insan ona feda edilebiliyor? Yapılan işi (devlet malına zarar vermeyi/polise taşlı sopalı saldırıyı) asla tasvib etmiyorum ama birisi kutsal(!) devletin kutsal(!) camını kıracak 44 yıl ceza alacak; diğeri bir insanı, bir canı kıtır kıtır kesecek 18 yaş altı olmaktan yararlanıp azamî 14 yılla kurtulacak; birisi peygambere çöl bedevisi, Kur'an'a çöl kanunu diyecek ve alkışlanacak! Sonra biz neyi nasıl savunacaksak savunacağız...

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

Ey Oruç!

16/9/2009 · Kategori: Resimli Yazilar


Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

İnsan Hakları Yolunda Bir Adım Daha

23/7/2009 · Kategori: Yazilarim

28 Şubat’ın toplumda ayrıma yol açmış dayatmalarından, ayak oyunlarından biri olan üniversiteye girişteki ‘ÖSS puan hesablama katsayı zulmü’ şükürler olsun ki YÖK’ün aldığı karar ile sona erdi.

 

YÖK’ün 1980’li yıllarda kurulmasıyla başlanan ÖSS’deki bu katsayı uygulaması, meşum 28 Şubat kararlarına kadar ayrım yapılmaksızın uygulanıyordu. Yani yaklaşık 17 yıl boyunca bu konuda bir sıkıntı yoktu. Ne var ki İHL mezunları gençlerin Siyasal, Hukuk gibi bölümleri okunmasının önüne engel konulmak istendi işte o vakit ancak gelişmemiş ve antidemokratik bir ülkede görülmesi mümkün olan bir genelge ile ülkemizin saf, her şeyden habersiz gençleri kendi arasında “siyah-beyaz” bir ayrıma tutuldu.

 

1998’den bugüne kadar bu katsayı zulmü sebebiyle birçok başarılı öğrenci ya istediği bölüme gidemedi ya da yurtdışında okumak zorunda kaldı. Nice ÖSS şampiyonu ya da ilk ondaki meslek liseli genç kendi katsayısı 0,3 iken, katsayısı 0,8 olan düz liseli gence daha yarışın başında mağlub düşüyordu. Gençleri böyle bir ayrıma tabi tutmak adaletin, vicdanın neresine sığar, hâla bu katsayı zulmünden yana tavır koyanlara sormak lazım.

 

Şimdi sonuç olarak sistem normal haline döndü. 11 yıllık bir adaletsizlik ve zulüm vardı bu giderilmiş oldu. Halkın ve fikir sahibi hemen her insanın ortak görüşü de bu yönde zaten. Sadece marjinal ve art niyetli bir avuç insan hâla değişik bahanelerle katsayı zulmünü savunuyor o da başka mesele! Ne tür bahaneye sarılırlarsa sarılsınlar hiçbir neden insanlar arasındaki bu ayrıma haklı gerekçe olamaz.

 

Bir defa bir insanın herhangi bir bölümü okuması onun başkaca bir bölüm ile tahsil hayatına devam etmesine engel olmamalı. Yani ticaret lisesi okumuş birisi eğer isterse tıp okuyabilmeli. İlla ki de işletme, iktisat okuyacaksın diye diretilmemeli. Madem puanı iyi, ders çalışma aşkı var, başarılı olacağına kanaat getiriyor o halde bu “beyinden” faydalanmamak olmaz. İmam-Hatib okullarında okuyanlar da böyle… Madem ki hem çalışmış hem zekâsını kullanmış ve netice olarak da yüksek puan almış o halde kimse ona “hayır sen birkaç bölüm dışında başka bir bölümde okuyamazsın” dememelidir. İşte yıllardır ters olan bu durum ne mutlu ki yeniden normal ve sağlıklı haline geri döndü.

 

YÖK’ün aldığı son kararı değerlendiren uzmanlar ÖSS’nin iki basamaklı olmasının önemli bir olumlu yanına da dikkat çekiyorlar. Uzmanların görüşlerine göre bu yeni sınav sistemindeki ilk basamak, ortaöğretimdeki alınan bilgileri ölçmeye yönelik ve de test usulünün dışında yoruma dayalı kompozisyon şeklinde olacak. Yani gençler ortaöğretimdeki derslerine daha özen gösterecekler, ÖSS’ye 6-7 ay kala rapor almayıp dersleri takib edecekler ve sınavda da muhakeme yeteneklerini kullanacaklar.

 

Bu muhakemeye dayalı sınav sistemi, eskilerin sınav sistemini hatırlatıyor. Zamanında verilen eğitim o kadar kaliteliydi ki o günlerin ortaokul mezunu birisi bugünün üniversite mezununa denk diyebiliriz. Bunda da sınavların muhakemeye yani düşünmeye/kafa yormaya/bilgiye dayalı olmasının büyük etkisi vardı. Şimdi dershanelere bağlanan eğitim sadece testi en kısa yoldan çözmeye yönelik. Formülleri ezber yapan ve sadece belli konulara çalışanlar kazanıyor artık. Muhakeme ve bilgi ise ikinci planda… İşte YÖK tarafından alınan bu yeni sınav sistemine göre kalite bu şekilde biraz daha artar diye ümid ediyoruz.

 

YÖK’ün kurulduğu günden bugüne yasaklardan ve ayrışmalardan yana aldığı onca kararın yanında bu son kararları Türkiye’nin daha yaşanılabilir, daha insan haklarına saygılı, daha eşitlikçi olması açısından büyük önem taşıyordu. Kararı alanları tebrik ediyor, karara muhalif duranları ise birazcık “çağdaş” düşünmeye davet ediyoruz.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Aklın Yolu "Eğitime" Çıkıyor

20/7/2009 · Kategori: Yazilarim


Geçen günlerde, ilimizde meydana gelen şiddet olaylarından çıkarak görüşlerimizi dile getirmiş, yetkililerin konuya müdahil olmasını ve bir kamuoyu oluşturmayı hedeflemiştik Kocatepe Gazetesi olarak.

 Aklın yolu bir denir ya hani, işte o manada Türkiye’nin önemli bir kurumun başındaki kişi olarak Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu da düşüncelerimize paralel/mutabık kendi görüşlerini dile getirmiş.

 Aile merkezli yaptığı konuşmada “Merhamet Eğitimine İhtiyaç Var” başlığı ile Anadolu Ajansı tarafından verilen habere göre ne demiş peki Sayın Ali Bardakoğlu; “Toplumda bir merhamet eğitimine, şefkat eğitimine ihtiyaç var. Çocuklarımızı küçük yaştan itibaren şefkatle merhametle insan sevgisiyle yetiştirmeliyiz. Bilgisayar oyunlarından tutun da evde bulunan oyuncaklarla bile merhamet eğitimini vermeliyiz. Rüzgâr eken fırtına biçer. Çocuklarımıza küçük yaşta yeterli ilgiyi ve sevgiyi göstermezsek, onları Allah ve Peygamber, vatan ve millet sevgisiyle yetiştiremezsek ileride ruh dünyalarının nasıl şekilleneceğinden emin olamayız.”

 Naçizane bizim de düşüncemiz şuydu; “Bir kez daha diyoruz ki "Biz hangi kültürün evladıyız!" Bu açgözlülük, bu kindarlık, bu sevgisizlik yakışıyor mu bize? Bize yine bizi anlatmalıyız o halde… Artık kim yetkili görüyorsa kendini o işi ele alsın. Yabancı filmlerde görürsünüz, idama giden mahkûma din adamı gelip telkinlerde bulunur. Toplumumuz da şu an ki haliyle ölüme giden idamlık ya da can çekişen biri gibi. Din adamları, eğitmenler, danışmanlar, şehrin ileri gelenleri -her ne ise- gelsin topluma kültürümüzü, inancımızı, tarihimizi anlatsın yeniden. Ahiliği anlatsınlar; sevgiyi, saygıyı, hoşgörüyü anlatsınlar. Katılımın mecbur tutulma imkânı varsa mecbur da tutulsun! Yoksa önlemini almadığınız bir kıvılcım, sonra azgın aleve döner de sizi bile yutarak yoluna devam eder…”

 Diyanet İşleri Başkanı devam ediyor yine; “Bunu sağlamanın yegâne yolu sadece din eğitimi değildir. Din eğitimi bu bütünün en önemli parçalarından birisidir. Bunu tamamlayan diğer adımların da atılması gerekir. Yani toplumun bu konuda etkili ve yetkili kesimlerinin, aydınlarımızın, siyasetçi ve bürokratlarımızın bu yöndeki gayretlerinin birleşmesi lazım.”

 Biz de bu konuda farklı düşünmediğimizi şöyle ifade etmiştik; “Eğitim şart deniyor ya hani! Bu kavgaları biraz dindirebilmek ancak eğitimle olur galiba. Valilik, Belediye, Müftülük, Milli Eğitim camiası, Üniversite… vb. gibi kurumlar eğer ki bu konuya ciddiyetle eğilirse sorunlar biraz hafifler diye düşünüyoruz.

Meslek odaları, yukarıda isimlerini zikrettiğim kurumlarla beraber haftalık, onbeş günlük, bir aylık konferanslar/sohbetler/seminerler düzenleyip kendilerine bağlı üyelerini buralara katılmaya mecbur tutmalı. Çocuğunu/delikanlısını alıp gelsin buralara esnaf vatandaşımız. Kendi bir şeyler öğrenmekle kalmasın, kendinden sonra gelen nesline de bir şeyler verme derdinde olsun.

Eğitim danışmanları/kişisel gelişim uzmanları pozitif olmaktan, müşteriye nasıl davranılacağından bahsetsin mesela. Tarihçiler, lonca teşkilatından, ahilik geleneğinden konuşup meslek ahlakını öne çıkarsınlar. Hatibler, vaizler işin İslamî boyutunu anlatsınlar, ahlakı güzelleştirmekle mesul olduğumuzu dile getirsinler.”

***

Görüldüğü üzere aklın yolu birse o zaman durmak nedendir anlamak zor! Durursanız düşersiniz. Devamlı hareket halinde olmayan su bir müddet sonra bulanıklaşır ve de bozulmaya, kokuşmaya, bataklık olmaya yüz tutar.

 Şehrimizde nasıl ki insanları “Hıdırlık Yaz Akşamları” adı altında gönüllü bir araya getirebiliyoruz ya da ne bileyim dünden itibaren ülke genelindeki her türlü kapalı mekânda sigara içilmesine yasal olarak müdahil oluyoruz; e o halde insanların canı yanmasın, ocaklar sönmesin, insanlar barış ve huzur ortamında yaşasın diye elimizi taşın altına sokmak niye zor geliyor anlamak mümkün değil!

 Bizler basın mensubu olarak sadece uyarmak ve ilgilileri harekete geçirme noktasında yazı yazmak ve haber vermekle mesulüz. Üzerimize bunun dışında düşen başkaca bir şey varsa da yaparız ama asıl büyük görev şehrin huzur ve güvenliğini yüklenenlere düşüyor.

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Ayşe Arman'ın Gör Dediği!

17/7/2009 · Kategori: Yazilarim

Türkiye geçen haftadan beridir Hürriyet Gazetesi köşe yazarı Ayşe Arman’ın başını örtüp de sokağa çıkmasıyla başına gelen olayları kaleme aldığı yazı dizisini tartışıyor, konuşuyor.

Yapılan evet çok avamî, çok banal! Sonuçta, yapan şahsın bundan hareketle bir çözüme ulaşma derdi yok. Ya da ne bileyim üniversitede doktora tezi de olmayacak bu yazı dizisi... En çok tenkid aldığı yönüyle sadece eğlence mekânlarına gidilerek yapılan bir -sözümona- “mahalle baskısı” deneyi bu! Madem nerede ne tür baskı var merak ediyorsunuz, bunu deneyeceğiniz yerler -aslında “kamuya” ait olması gerekirken “kamuya” yabancılaştırılan- “kamusal alan” denilen yerler olmalıydı. Mesela üniversiteler, askerî mekânlar… Ayşe Arman’ın yaptığı Nasreddin Hoca kurnazlığı. Yani kaybettiğini araması gereken yerde aramayıp aydınlık diye başka yerde arama hadisesi.

Bu sıradanlıklar, bayağılıklar içinde Ayşe Arman bir şeylere de projektör/ışık tutmuyor değil, hakkını yemeyelim. Nasıl mı;

Bir; provokasyon/kışkırtma hemen her yerde karşımıza çıkabilir. İtidalli olmakta fayda var.

İki; her tesettürlü sandığın gerçekten tesettürlü değildir. Şekildir/imajdır/gösteriştir/süstür.

Üç; dışı bir şeylerin sembolü olsa da içi boş olanların yaptıkları hareketleri hemen koca bir sisteme/kültüre/inanca yapıştırmamalıyız.

Dört; hemen her kadın kendini göstermekten hoşlanır. (aslında teşhircilik erkek-kadın dinlemiyor günümüzde...) Bunu kimisi soyunarak kimisi de giyinerek yapıyormuş.

Beş; giyinerek tesettüre girdiklerini düşünen mü'minelerin aslında kendilerini göstermek gibi niyetleri de olduğunu öğreniyoruz.

Altı; aslında -gerçek- tesettür kadını toplumda sanılanın aksine önemsizleştirmiyor ama cazibe merkezi olmaktan/şerr söz ve kem gözlerden uzak tutuyor.

Yedi; eskiden sakalından utan derlerdi, şimdi Reina gibi eğlence mekânlarına gitmeye kalkan mü'minelere de örtünden utan diyebilmeli, ama karşılığında da "aman sana ne ki, ben özgür bir kadınım" cevabına hazırlıklı olmalıyız.

Sekiz; eteği diz altı olmuyor diye tahsil hayatından uzak tutulan bir genç kız yıllar sonra dünya çapında bir önemli şahsiyet olabiliyorsa başörtüsü sebebiyle okullarından atılan mü'mineler gerçekten iyi kumaşsa bir gün gelir Mısır'a sultan olur.

Dokuz; her yerde açılıp saçılmamalı, yanımızdakilerin muhbir mi muhabir mi olabileceğini bilemediğimizden temkinli davranmalıyız.

On; 'bu kadar -elbise de dahil pek çok- israfı yaşayan inançlı bir toplum, “müsrifler şeytanın arkadaşları değil miydi ve Allah israf edenleri sevmez miydi” suallerini düşününce nasıl hâlâ Allah’ın kendisini sevmesini bekler' diye şaşırırsınız.

On bir; iyi ki Ayşe Arman bize ayna oldu da kendimizi görme imkânımız oldu diye Rabbe dua edersiniz.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Ya Başıtakkeli Ahmet Hakan'ı Kim Okuyacaktı!

11/7/2009 · Kategori: Yazilarim

Cemaat.com’da yayınlanan İsmail Kılıçarslan’ın “Başörtülü Kızlarla Kim Evlenecek” başlıklı yazısından çıkışla “İslamcı” siyasîlerin gelinlerini/gelin adaylarını diline dolayan Ahmet Arsan’ın ya da her neyse Ahmet Hakan’ın derdi ne ola ki? Arsan* ya da Hakan, kendi kafasında iki dünyanın sınırlarını çizmiş, oraya da kendi tasnifi olan dünya vatandaşlarını oturtmuş, aralarında da kız alıp verdirmeye başlamış hâsılı kelam! Psikolojide bunun adına paranoya filan mı derlerdi ne? Kendi kurgusu olan bu iki ayrı dünya arasında da köprüler kurmaya meraklı biriymiş. Çıplak uyarıcı rolüne de soyunmuşa benziyor yani… Hâlbuki biraz Nişantaşı’ndan Anadolu’ya çıksa orada görecek ki iki ayrı dünya vatandaşı dediği insanlardan ve onların bu tip kız alıp verme hadiselerinden Türkiye’nin hemen her ilinde olağan şekilde mevcud. Yok yani öyle Arsan’ın hayalindeki gibi uçurumlar, gerçek dünyanın insanları arasında! Ayrılıklar sadece marjinal insanların kendi bakışlarında ve huzuru sabote etmek isteyenlerin çetrefilli yüreğinde…

Bu iki dünya neyin nesidir, açıklasın bir zahmet? Bir basın mensubun görevi mozaiğin parçası olan farklılıkları dile dolamak/gündemde olumsuz şekilde tutmak mıdır yoksa farklılıkları hayatın lezzetleri arasında göstermek midir? Ve dâhi iki ayrı dünya derken başı açık olan kızların kendilerini ve ailelerini ne kadar iyi tanıyor da onları delikanlıların ve ailelerinin dünyasından ayrı tutma cüretinde bulunuyor? Kızlar ve aileleri nedir yani; dinsiz midir, güneşe/ineğe tapan mıdır, sözde cumhuriyet mitinglerinde darbe çığırtkanlığı yapan mıdır, patronlarının her türlü dalaveresini görmezden gelerek ona şartsız biat eden tipler midir? Ben o genç kızların ve ailelerinin yerinde olsam hiç durmaz bunun hesabını sorardım Coşkun’dan.

Hem Arsan da Hakan da imam-hatib kökenlilerdir bildiğim kadarıyla. Gerçi Arsan bir “düz liseliyim” bir “imam-hatibliyim” diyerek çelişkiye düşmektedir ama onu da öyle kabul ettik gitti! Şunu diyeceğim, hemen her imam-hatib okulunda okuyan birisi bilir ki imanın yeri ayrıdır ibadetin yeri ayrıdır! Özellikle bizim itikadî mezhebimize göre ibadetleri aksatmak –inkârı söz konusu değilse- o kişinin imanını sıfırlamaz. Yani birisi namaz kılmıyorsa, birisinin başı açık ise bu o kişilerin Müslümanlardan ayrı bir dünyada olduğuna işaret değildir!

Öyleyse Coşkun’un sadece başı açık diye birilerini “ayrı dünyaya” hapsetmesi nedendir? Kaldı ki o genç kızların bu ülkede üniversite okuduğunu da görmezden gelerek konuşuyor Coşkun. Başı açıksa eğer bunun büyük ihtimal ülkedeki çağdışı yasaktan kaynaklanıyor olabileceğini neden göz ardı etti acaba? Genç kızların gönlünden geçeni ülkenin meşhur şartları sebebiyle yapamadığını ne biliyor, lisedeki beden derslerinin köprü kurma mühendisi yazarımız?

Ayrıca Hakan ya da Arsan, kullandığı ucube üslub ile neyin çözümüne katkıda bulunuyor, farkında mı acaba! Mesela yazılarında neden hep türban kelimesini tercih ediyor? Cemaat.com’daki yazıda da özellikle “başörtü” kelimesi vurgulanmış iken “…yazımda “İslami kesimde türbansız kızlarla evlenme modası baş gösterdi... Bu durumda türbanlı kızlarla kim evlenecek?” tarzında hayli elektrikli bir sorunun aktarıcısı olmuştum...” diyerek neden inadına türbanı ön plana getirmeye çalışıyor? O “eski keskin günlerinde” de türban mı derdi Ahmet Coşkun? Kanal7’de haberleri sunarken hangisini tercih ederdi? Ekmeğini yediğinin kılıcını sallarmış ya birileri! Yoksa, başörtülüler ninemiz/anamız/bacımız da türbanlılar birilerinin politik kuklası/siyasî malzemesi yargısına omuz mu vermeye çalışıyor gizliden gizliye! Tesettür nedir bilirken, mütesettir diyebilecek donanıma sahib iken neden illa da türbanlı?

Sözü uzatmayalım; Coşkun’un bir yere dayanmadan atıp tutmaları bundan sonra da devam edecek gibi gözüküyor. Şimdilerde, başı açık ama birilerinin saygıdeğer eşi ya da sözlüsü olan insanları diline doladığı gibi geçmişte de şu cümlelerle bayıldığı ‘türbanlıları’ övmüştü:

“Bir süredir internet sitelerinde dolaşan ve geçen gün Ayşe Arman’ın sütununda da yayınlanan fotoğrafa dikkat ettiniz mi? Ben ettim ve ‘Budur işte! Budur abi!’ diye haykırdım. ‘Başımı da örterim, parkta sevgilimle de oynaşırım’ diyor lisan-ı hal ile o türbanlı kız... Saçının tek telini bile göstermenin günah olduğunu söyleyenleri de takmıyor, türbanın bir siyasi simge olduğunu söyleyenleri de... Türban karşıtı ‘Altı kaval üstü Şişhane’ diyecekmiş, türban yanlısı ‘Sen nasıl Müslümansın’ diye laf sokacakmış...

Umurunda bile değil.. Bütün türbanlılara ‘tornadan çıkmış’ muamelesi yapanlara, ‘türban’ ile ‘hicap’ arasında bağ kuranlara nanik yaparak, ‘Bir türbanlının uyması gereken kurallar’ tarzındaki emirnameleri elinin tersiyle itiyor.

Nefsine uyuyor, günah işleme özgürlüğünü sonuna kadar kullanıyor, türban takmanın azizelikle eşdeğer sayılmasına basıyor tokadı ve olayı normalleştiriyor... Kim ne derse desin: Ben bu fotoğrafa bayıldım arkadaş!”

 

Coşkun, coşmaya ve dahi bayılmaya devam ederek insanları ayıblarını örtmekten uzak tutmaya, onları hedonizmin/zevkin/nefsinin kölesi oldurmaya, “anı yaşa” sloganıyla ‘türbanlı’ genç kızları özgürleştirmeye devam etsin! Ne de olsa "günü" geldiğinde "hangi makama" nasıl hesab vereceğini iyi kötü biliyordur. Çünkü o İslamın okulunu okumuştur ve de bazı Müslümanların gözünde -nasıl oluyorsa- “doğrucu davuttur!”

____________________

 

*“Arsan dediğimize de takar şimdi. Lakin Aynştayn mantığı ile nasıl ki karanlık aydınlığın olmama durumudur, o halde Arsanlık da AHC’nin yokluğuyla alakalı olabilir. Kendisinin yok sayılması Arsanlığa gebe desek olur mu yani? Maksat, Nişantaşı’nda bizim de dikili bir geyiğimiz olsun!”

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Marka Şehir Olabilmek İçin Eğitim Seferberliği!

10/7/2009 · Kategori: Yazilarim

Marka Şehir Olabilmek İçin Eğitim Seferberliği!

Pazartesi günkü yazımızda “Hangi Kültürün Evladıyız” diye sormuş, birbirimizi basit bahaneler yüzünden kırıp dökmekten sitem etmiş, yetkililere de bu konuda önlem alma ricasında bulunmuştuk. Acı tevafuk oldu ki o yazının çıktığı sayfanın hemen karşısında yine bir uluorta kavganın resimleri yayınlandı gazetenizde. Minibüsçülerin yer kapma kavgası imiş…

 

Eğitim şart deniyor ya hani! Bu kavgaları biraz dindirebilmek ancak eğitimle olur galiba. Valilik, Belediye, Müftülük, Milli Eğitim camiası, Üniversite… vb. gibi kurumlar eğer ki bu konuya ciddiyetle eğilirse sorunlar biraz hafifler diye düşünüyoruz.

 

Meslek odaları, yukarıda isimlerini zikrettiğim kurumlarla beraber haftalık, onbeş günlük, bir aylık konferanslar/sohbetler/seminerler düzenleyip kendilerine bağlı üyelerini buralara katılmaya mecbur tutmalı. Çocuğu/delikanlısını alıp gelsin buralara esnaf vatandaşımız. Kendi bir şeyler öğrenmekle kalmasın, kendinden sonra gelen nesline de bir şeyler verme derdinde olsun.

 

Eğitim danışmanları/kişisel gelişim uzmanları pozitif olmaktan, müşteriye nasıl davranılacağından bahsetsin mesela. Tarihçiler, lonca teşkilatından, ahilik geleneğinden konuşup meslek ahlakını öne çıkarsınlar. Hatibler, vaizler işin İslamî boyutunu anlatsınlar, ahlakı güzelleştirmekle mesul olduğumuzu dile getirsinler.

 

Zor mu bunlar? Evet, zor! Zordan kaçsaydık hangi işi yapabilirdik peki! Çok uzaklara gitmeyelim; İstiklal Harbinde zordan kaçsaydı dedelerimiz/ninelerimiz bugünleri görebilir miydik? O zaman zor diyerek kendimize kaçış kapısı aralamayalım.

 

Bakın önümüzde “Otogar” örneği var. Gerçekten Türkiye çağında numune bir örnek oldu. Afyonkarahisar’ın imajı, şehirle beraber Afyonlunun ve esnafının imajı düzeldi. Bunu da olmaz denilen bir şekilde yani tüm otogar esnafının bir araya getirilmesi suretiyle yapılması sağlandı. Demek ki bazı şeyler istenince olabiliyormuş.

 

Hem marka şehir olacağız diyoruz hem de zoru görünce kaçası oluyoruz. Bu hatalı davranıştır. İçinde bulunduğumuz şu çağda iş dünyası/şirketleri artık kurumsallaşma diye bir olguyla yaşıyor. Eğer ki marka olma derdiniz varsa bu sizin kurumsallaşmanıza bağlı. Kurumsallaşma yani dış görünümden davranışlara, binanın mobilya tasarımına kadar personelinizin diksiyonuna kadar işinizde uzmanlaşma/profesyonelleşme! Bunu başarabiliyorsanız marka olursunuz.

 

O halde marka olma ya da lokumun/sucuğun/mermerin başkenti olma hayalindeki kendimize bakalım! Şehir olarak kurumsallaşmamız ne ölçüde… Bir şeyleri hala yerine oturtamamışsak o zaman boşa hayal kurmayalım lütfen. İşi temelden alıp başlamamışsak sabun köpüğü başarılar bizi aldatmasın.

 

Dünkü haberlerde belediye başkanımızdan müftümüze, evindeki teyzemizden okulundaki öğrencimize kadar herkesin bu son günlerde artan şiddet haberlerinden şekvacı olduğunu gördük. Kim şikayet etmez ki zaten!

 

Öyleyse çağrımızı tekrarlayalım; başta sayın Valimiz Haluk İmga bey olmak üzere, Belediye Başkanımız Sayın Burhaneddin Çoban’ın liderliğinde şehrimizde böyle bir eğitim seferberliği başlatılsın. Meslek odalarının başkanları ile görüşülsün, fikirleri alınsın, nasıl bir yol bulunur karara bağlansın. Psikolojik danışmanlar, öğretim görevlileri, hatibler, şehrin hatırı sayılan ileri gelenleri de biraz fedakarlık yaparsa neden olmasın diyoruz. Yeter ki kendimize kaçış kapıları açmayalım, bahaneler üretip sorumluluğumuzdan kaçmayalım.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::